İstanbul Gezilecek Yerler | En Güzel 68 Yer

İstanbul Gezilecek Yerler | En Güzel 68 Yer
5 Mayıs 2020 tarihinde eklendi, 65 kez okundu.

Yazı İçindekiler

Asya ve Avrupa kıtasının kesiştiği, birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış, kültürel zenginliği hayranlık yaratan İstanbul’u gezmek, günler değil, haftalar sürecektir. Bu yüzden öncelikle tarihi önemi daha yüksek olan bölgeleri seçerek gezintiye başlayabilir, ulaşımda daha az zaman kaybederek birçok tarihi mekanı daha kısa sürede ziyaret edebilirsiniz. İstanbul gezilecek yerler ile ilgili hazırladığımız gezi rehberimize şimdi göz atarak listenizde yer alması gereken en güzel yerleri keşfedebilirsiniz.

Camiler

Sultanahmet Camii

Sultanahmet Camii, bugün İstanbul’un Fatih ilçesi sınırlarında yer alan, tarihi yönden İstanbul’daki en önemli eserlerden biridir. Mimari açıdan ise altı minareli olarak inşa edilen ilk camidir. Caminin bünyesinde türbe, medrese, arasta, çeşitli dükkanlar, bir hamam, imaret, darüşşifa ve üç sebil bulunmaktadır. Dış avluda, medresenin hemen yanında Sultan 1. Ahmed, eşi ve çocuklarının türbeleri yer almaktadır.

14 yaşında tahta geçen Osmanlı Padişahı 1. Ahmed tarafından Mimar Sinan’ın öğrencisi olan sarayın o dönemdeki baş mimarı Mimar Mehmet Ağa’ya yaptırılmıştır. Caminin bulunduğu alan, Bizans döneminde hipodrom olarak kullanılmakta, Osmanlılarda Atmeydanı olarak bilinmekteydi. 1609 yılında temeli atılan Sultanahmet Camii’nin inşaatı 7,5 yıl sürmüştür. Temel atma töreninde ilk kazma 1.Ahmet tarafından vurulmuş, kullandığı kazma bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenmektedir. 1616 yılında tüm devlet erkanı ve halkın katılımıyla görkemli bir açılış töreni yapılmıştır. İlk adı Yeni Camii’dir. Eminönü’ndeki Yeni Camii’nin inşa edilmesinin ardından şu an kullanılan Sultanahmet Camii adını almıştır.

Sultanahmet Camii’nin altı minareli yapılmasının sebebi, 1. Ahmed’in bu caminin o döneme kadar yapılmış olan camilerden daha görkemli ve daha farklı olmasını istemesiydi. Fakat bu istek, altı minareli tek mabedin Mekke’de bulunuyor olmasından dolayı İslam camiasında hoş karşılanmamış ve Kabe’ye yapılan bir saygısızlık olarak görülmüştür. Bunun üzerine Sultan Ahmed, Mekke’ye 7. minareyi yaptırmıştır.

Sultanahmet Camii’nin en büyüleyici özelliklerinden biri, mimarının aynı zamanda sedefkar olmasından dolayı iç mimarisinin ustalığıdır. İç mekan işlemelerinde kullanılan mavi renk, camiye aydınlık katmıştır. Bu sebeple günümüzde Mavi Camii (Blue Mosque) olarak da tanınmaktadır. Cami, iç mekanında hayranlık verici ihtişamda 20.000 adetten fazla İznik çinisi ile bezenmiştir.

Awdını verdiği Sultanahmet semtinde Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı gibi birçok tarihi eserin bulunduğu noktada, her yıl milyonlarca turist ağırlamaktadır.

Süleymaniye Camii

İstanbul’un Fatih ilçesi Eminönü semtinde bulunan Süleymaniye Camii, Mısır Çarşısı ve Kapalı Çarşı’ya yakın, Haliç ve Marmara Denizi’ne bakan Tarihi Yarımada’da tüm ihtişamıyla yer almaktadır. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın talebiyle Mimar Sinan tarafından 1551 – 1558 yılları arasında inşa edilmiştir. Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’ni kendi kalfalık eseri olarak tanımlamıştır.

Mimar Sinan’ın üstün zekasını gösteren birçok mimari inceliklerle donatılmıştır. Cami kubbelerinin iç kısmına yerleştirilen 50 cm boyundaki 64 küp, içeride eşsiz bir akustik sağlayarak sesin mükemmel bir şekilde ortama yayılmasını sağlamaktadır. Camiyi zararlı canlılardan korumak için Mimar Sinan avizelerin ortasına devekuşu yumurtaları koydurmuş; kandillerden çıkan islerden korumak için ise ilk defa is odası inşa ettirmiştir. Kandillerden çıkan islerin toplandığı bu odada, isler mürekkebe dönüştürülmüştür.

Camiye dört büyük granit sütun koyulmuştur ve bu sütunlar Dört Halife’yi temsil etmektedir. Cami içindeki yazılar, Kur’an-ı Kerim’den alınarak işlenmiştir. Cami mihrabının önünde, Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan’a ait türbeler bulunmaktadır. Bu türbelerin girişinde, bir eşi de Kabe’de yer alan Hacer-ül Esved taşı bulunmaktadır.

Cami bahçesinde yedi medrese bulunmaktadır. Caminin sağ çıkışındaki medreseler, sonradan Süleymaniye Kütüphanesi olarak kullanılmıştır. Süleymaniye Kütüphanesi’ne bakan köşede ise Mimar Sinan’ın oldukça mütevazi olarak inşa edilmiş olan türbesi bulunmaktadır.

Eyüp Sultan Camii

İstanbul’un Eyüp ilçesinde Haliç Körfezi kıyısında yer alır. Eyüp Sultan, İslam tarihinin en önemli olaylarından hicret sırasında herkesin Hz. Muhammed’in devesi Kusva’nın diz çökerek evinin önünde durduğu, İslamiyet’i ilk kabul eden sahabelerden biridir. Eyüp Sultan, Hz. Muhammed’in ‘İstanbul elbette fethedileceltir; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir’ sözü üzerine 90 yaşında İstanbul kuşatmasına katılmış ve kuşatmada şehit olmuştur. Mezarı, İstanbul’un fethinden sonra Akşemseddin tarafından bulunmuş, 1459 yılında türbesi yapılmış ve Eyüp Sultan Camii, bu türbenin yanına inşa edilmiştir.

1766 İstanbul depreminde büyük hasar gören cami, yıkılıp 1215 yılında yeniden inşa edilmiştir. Caminin iki kapısı bulunmaktadır. Cami avlusunda iki çınar ağacının, mezarı ilk bulduğunda yerini işaretlemek için Akşemseddin tarafından dikildiği düşünülmektedir. Ağaçları çevreleyen duvarın köşelerinde dört adet çeşme bulunur.

Cami avlusuna yakın bölümde Eyüp Sultan Türbesi yer almaktadır. Eyüp Sultan Türbesi’nin dışı oldukça ihtişamlı çinilerle süslüdür ve türbenin bulunduğu odada Hz. Muhammed’in ayak izi ve sakal-ı şerif de sergilenir. Türbe sekiz köşeli, tek kubbelidir. Türbenin dört köşesine yerleştirilen dört gümüş şamdan, Topkapı Sarayı Müzesi’nde koruma altına alınmıştır.

Fatih Camii

Fatih Camii, adını aldığı İstanbul’un Fatih ilçesindedir. Osmanlı dönemindeki bu camii sadece ibadethane olarak değil, içinde yer alan medrese, imarethane, kervansaray, darüşşifa, kütüphane ve hamam ile Osmanlı halkı için önemli bir sosyal yaşam alanı olarak kullanılmıştır.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in emriyle Atik Sinan olarak da tanınan mimar Sinanüddin Yusuf bin Abdullah tarafından 1463 – 1470 yılları arasında inşa edilmiştir. Giriş kapısının iki tarafında ve üstünde Arapça bir kitabe yer alır ve bu kitabede Fatih Sultan Mehmet’ten Osman Bey’e kadar olan tüm padişah isimleri belirtilmiştir.

1766 yılındaki İstanbul depreminden sonra büyük hasar görmüş, caminin büyük kubbesi yıkılmış ve bu yüzden cami yıkılarak yeniden inşa edilmiştir. Sağ minarenin üzerinde Ali Kuşçu tarafından yapıldığı düşünülen bir güneş saati vardır. Caminin doğu ve batısına simetrik bir düzen içinde medreseler yapılmıştır. Sekiz medrese, Marmara yönünde yer aldığı için “Akdeniz Medreseleri” Haliç yönündeki diğer sekiz medrese ise “Karadeniz Medreseleri” olarak adlandırılmıştır.

Ortaköy Camii

Asıl adı Büyük Mecidiye Camii olan Ortaköy’de 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün Avrupa yakasındaki ayağında yer alan meşhur cami, Sultan Abdülmecid döneminde Mimar Nikogos Balyan tarafından Patrona Halil İsyanı’nda yıkılan bir mescidin yerine 1853 yılında bugünkü haliyle inşa edilmiştir. Ortaköy Camii’nin dış cephesindeki kabartmalar ve süslemeler, caminin en ilgi çeken özelliğidir ve barok tarzında yapılmıştır. Nesiller boyunca mimari anlamda birçok ünlü eser veren Nikogos Balyan’ın ailesi kalfa-i hümayun olarak uzun yıllar saraya da hizmet etmişlerdir. Mimarın, konumu gereği dünya çapında en iyi bilinen eseri Büyük Mecidiye Camii olsa da kendisi Dolmabahçe Sarayı ve Yıldız Sarayı’nın inşasında bulunmuş; Adile Sultan Sarayı, Ihlamur ve Küçüksu Kasrı’nın yapımını da bizzat üstlenmiştir.

Çamlıca Camii

Çamlıca Camii, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2019 yılında Cumhuriyet tarihinin en büyük camisi olarak inşa edilmiştir. Toplamda 63.000 kişinin aynı anda namaz kılabileceği büyüklüktedir. Üsküdar ilçesinde tüm boğaza hakim olan İstanbul’un en yüksek tepesi Çamlıca tepesinde sadece bir ibadethane değildir. 11.000 metrekare büyüklüğünde Türk İslam Eserleri Müzesi, kütüphane, sanat atölyeleri ve birçok sosyal alandan oluşan dev bir tesistir. 6 minaresi olan Çamlıca Camii’nin ana kubbesinde yer alan 4 buçuk tonluk alem, İslam dünyasındaki en büyük alem olma özelliğine sahiptir.

Müzeler

Ayasofya Müzesi

İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı Tarihi Yarımada üzerinde yer alan Ayasofya Müzesi; tarihi, dini ve mimari özellikleri sebebiyle en çok ziyaret edilen müzeler arasındadır. Dünyanın 8. harikası olarak gösterilir.

Ayasofya, öncelikle bir katedral olarak Bizans İmparatoru Justinianos’un emriyle 532 -537 yılları arasında Mimar Anthemios ile Mimar İsidoros tarafından yapılmıştır ve ibadete açılmıştır. 900 yıl boyunca kilise olan yapı, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle camiye dönüştürülmüş ve Cumhuriyet dönemine kadar cami olarak kullanılmıştır. 1935 yılında günümüzdeki hali olan müze olarak kapılarını açmıştır. Müze içinde hem Bizans hem Osmanlı dönemine ait sanat eserleri yer almaktadır.

Ayasofya Müzesi’nin kubbesi altın kaplamalı mozaiklerle süslüdür. Camiye dönüştürüldüğü Osmanlı İmparatorluğu döneminde kubbesine altın yaldız ile Kuran-ı Kerim’den işlemeler eklenmiştir. Orta alanda Doğu Roma imparatorlarının taç giyme alanı yer alır. Bu bölüme ‘Dünya’nın göbeği’ anlamındaki “Ompholion” adı verilmiştir. Ayasofya’nın mihrabında hem Osmanlı hem de Doğu Roma dönemine ait süslemeler ve eklemeler görülmektedir.

Yarım kubbeye işlenmiş Hz. Meryem ve Hz. İsa mozaiği bulunur. Zemine ise Osmanlı dönemi mihrabı, çinileri ve hatları işlenmiştir. Mihrapta bir duvarda Cebrail, diğer duvarda ise Mikail mozaikleri yer almaktadır. Ana mekanda Osmanlı Döneminde Müslümanlar için maksure adı verilen namaz kılmak için küçük odalar yapılmıştır.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

Sultanahmet semtinde bulunan İstanbul Arkeoloji Müzesi, içinde sergilenen Afrika’dan Avrupa’ya çok geniş bir coğrafyadan 1 milyondan fazla eserle dünyada çok büyük bir öneme sahiptir. Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi de bu müzeye dahildir. Osmanlı döneminde Müze-i Hümayun olarak 1869’da hizmete başlayan İstanbul Arkeoloji Müzesi, sistematik Türk müzeciliği tarihinde de bir ilktir. Müzenin başına 1881’de getirilen Osman Hamdi Bey, antik kentlerde yürüttüğü çok başarılı kazı çalışmalarıyla müzeye binlerce eser katılmasını sağlamıştır. Lübnan’daki kazılarda ise şu an dünyaca bilinen paha biçilemez İskender Lahdi’ne ulaşılmış ve lahit, müzede sergilenmeye başlanmıştır.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi

Sultanahmet Camii’ne yakın bir noktada yer alan Türk ve İslam Eserleri Müzesi, bu sanat eserlerinin sergilendiği ilk Türk müzesi ve Osmanlı döneminde açılan son müze olma özelliğine sahiptir. İlk adı Evkâf-ı İslâmiye olan müze, Cumhuriyet döneminde şu anki ismine kavuşmuştur. Dünyadaki en geniş İslam sanatı eserlerini barındırmaktadır. Müzede Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin yanında Emeviler, Abbasiler, Endülüs, Fatımiler, Memlükler, Safaviler ve Eyyubiler’e ait eserler de bulunmaktadır. İçinde Türk İslam dünyasına ait çok sayıda halı, el yazması, dekoratif obje ve Mukaddes Emanetler yer almaktadır.

Mukaddes Emanetler bölümünde Hz. Muhammed’in Kadem-i Saadet olarak bilinen ayak izi, Sakal-ı Şerif’i, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin Kur’an- ı Kerim’leri, Kur’an-ı Kerim’in bilinen ilk Türkçe meali de bulunmaktadır.

İstanbul Havacılık Müzesi

Birçok ülkeden farklı model uçak ile düşman kuvvetlerinden sağlanan savaş ganimeti uçağın hangarlarda duruyor olması sebebiyle Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel, 1960 yılında bir müze kurma kararı almıştır. 1966 yılında Hava Müzesi Teşkilatı’nı kurarak 1971’de İzmir Cumaovası Sivil Havaalanı’nda Türkiye’deki ilk Hava Müzesi’ni hizmete açmış, fakat pistin fiziksel şartlarının zorluklar çıkarması sebebiyle 1978 yılında ziyarete kapatılmıştır. Bu müze için İstanbul’da daha uygun olan Atatürk Havalimanı’nın yakınlarında bulunan Yeşilköy’de bir alan belirlenmiş ve 1983 yılında hazırlıkları tamamlanarak İzmir’den uçaklar bu alana nakledilmiştir.

İstanbul Havacılık Müzesi yaklaşık 80.000 m²’lik alanda 1985 yılında, o dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Halil Sözer tarafından havacılık meraklıları için hizmete açılmıştır. Müzede günümüzde, Türk Hava Kuvvetleri’nin kullanıldığı farklı modellerde uçaklar ve jetler, havacılık tarihindeki önemli şahıslara ait eşyalar, çeşitli uçak motorları, Hava Kuvvetleri’nce kullanılmış silahlar ve üniformalar sergilenmektedir. Müzenin en ilginç özelliği, bu uçakların içine girilebiliyor ve yakından incelenebiliyor olmasıdır.

Miniaturk

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından 2003 yılında önemli mimari ve tarihi eserlerin minyatürlerinin yer aldığı 15.000 metrekarelik bir açık hava müzesi olarak İstanbul’un Beyoğlu ilçesinin Haliç kıyısında ziyarete açılmıştır.

Miniatürk’te binlerce yıllık kültür mirası olan toplam 135 mimari eser sergilenmektedir. Saray, kale, anıt, kervansaray, külliye, medrese, gar, iskele, köprü, türbe, cami, kilise, sinagog, dikilitaş gibi birçok belli başlı tarihi yapı seçilmiş ve dev bir şehir planıyla ziyaretçilere sunulmuştur. Yapılar hakkında detaylı bilgi, Sesli Rehber Mobil Uygulama sistemi ile ve Miniatürk Mobil uygulama üzerinden cep telefonuna indirilerek 9 dilde dinlenebilmektedir.

Rahmi Koç Müzesi

İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde Haliç kıyısında 27.000 metrekarelik alanda yer alan Rahmi Koç Müzesi, Türkiye’nin ilk ve tek sanayi müzesidir. Rahmi Koç Müzesi’nin iki farklı bölümü vardır. Lengerhane Binası ve Hasköy Tersanesi. Lengerhane Binası, 3. Ahmet Dönemi’nde tersane işletmeleri için kurulmuştur. 1991 yılında Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından satın alınmış ve 1994 yılında halkın ziyaretine sunulmuştur. Hasköy Tersanesi ise 1996 yılında Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından satın alınarak aslına uygun yenilenmiş ve 2001 yılında müzeye eklenmiştir.

Rahmi Koç Müzesi; sanayi ve ulaşımdaki gelişmeleri yansıtan ilk büyük müzedir. Müzede; karayolu, demiryolu, havacılık, denizcilikle ilgili cihazlar, çeşitli makineler, iletişim aletleri, bilimsel aletler, model ve oyuncaklar yer almaktadır. Burada Rahmi M. Koç’un özel koleksiyonuna ait eserler hem de çeşitli kurum ve kuruluşlardan yapılan bağışlarla gelen eserler sergilenmektedir. Müze içinde ayrıca tarihi dönemleri yansıtan kafe ve restoranlar bulunmaktadır.

Oyuncak Müzesi

Kadıköy’ün Göztepe semtinde 2005 yılında yazar ve araştırmacı Sunay Akın tarafından ailesine ait 5 katlı köşkün restore edilmesiyle kurulmuştur. Oyuncak Müzesi’nin bulunduğu sokakta, gerçek boyutlarda 2 adet zürafa heykeli, ziyaretçileri karşılamaktadır. Yazar, 15 yıl boyunca gezdiği tüm ülkelerdeki antikacı ve açık arttırmalardan satın aldığı oyuncakları, sahne tasarımcısı Ayhan Doğan’ın desteğiyle müzeye yerleştirmiştir. Müzedeki oyuncakların sayısı ve çeşidi değişmektedir. Sunay Akın, yurt içinden ve yurt dışından 1800’lü yıllardan itibaren oynanan dört bin adede yakın antika oyuncak toplamıştır.

Saraylar

Topkapı Sarayı

İstanbul’a, Osmanlı tarihini incelemek ve Osmanlı dönemine ait eserleri görmek amacıyla gelen ziyaretçilerin görmesi gereken ilk yer, Topkapı Sarayı’dır. Marmara Denizi ve Haliç’in kesiştiği noktada, Tarihi Yarımada üzerinde Sarayburnu sırtlarında yer alan Topkapı Sarayı, Osmanlı padişahlarının konutu, devletin idari merkezidir. Fatih Sultan Mehmet’in emriyle inşa ettirilmiş, yapımı 1460 -1478 tarihleri arasında sürmüştür. Osmanlı padişahları ve saray eşrafı 19. yüzyıl ortalarına kadar Topkapı Sarayı’nda yaşamıştır. Sonraki tarihlerde Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmişlerdir. Cumhuriyet ilan edildikten sonra, 3 Nisan 1924 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle müzeye dönüştürülmüştür.

Fatih Sultan Mehmet, padişahlığı döneminde öncelikle Çinili Köşk’te yaşamış, sonrasında Beyazıt’ta Eski Saray olarak bilinen bir saray yaptırarak oraya yerleşmiştir. Topkapı Sarayı’nı inşa ettirdiğinde öncelikle ona Yeni Saray anlamındaki Saray-ı Cedid ismi verilmiş, sarayın yakınlarında bulunan ahşap Topkapusu Sahil Sarayı yanınca, ismi o dönemki Yeni Saray şimdiki Topkapı Sarayı’na verilmiştir. 1400 metre uzunluğundaki sahil kenarı boyunca uzanan Bizans surları ardında inşa edilmiştir. 700.000 metrekare üzerinde bulunan bir arazidedir. Şu anki Gülhane Parkı da, o dönemler Topkapı Sarayı’nın bahçelerinden biridir.

Topkapı Sarayı’nın üç kapısı bulunur. Bâb-ı Hümâyun, Bâbüsselâm ve Bâbüssaâde. Dört adet avlusu vardır. Giriş kapısından girer girmez gelinen ilk avlu olan Cebehane’de Aya İrini kilisesi, darphane, şifahane ve fırın gibi binalar bulunmaktaydı. İkinci avluda Divan-ı Hümayun, Divan-ı Hümayun Hazinesi ve hemen arkasında Adalet Kulesi gibi resmi binalar bulunurdu. Üçüncü avluda Enderun ve saray okulu yer almaktaydı. Ayrıca padişahın toplantılarını yaptığı odalar ve Enderun Hazinesi inşa edilmişti.

Son olarak asma bahçelerinin, köşklerin ve caminin yer aldığı dördüncü avlu bulunurdu. Topkapı Sarayı’nın planı, o dönemler çok beğenildiği için, Kurtuluş Savaşı’nda askeri cephanelerin bodrumuna saklandıktan sonra düşman askerlerinin eline geçmemesi için patlatılan ve günümüze kadar gelememiş olan Edirne’deki büyük sarayın planından esinlenerek tasarlanmıştır.

Topkapı Sarayı, iç mimarisi bakımından sade bir yapıya sahip olsa da içinde manevi değeri maddiyatla ölçülemeyecek kadar yüksek Mukaddes Emanetleri, saltanat hazinesini ve 300 bin adet civarında arşiv barındırmaktadır. İçinde 36 padişaha ait portre ve birbirinden değerli resim koleksiyonları yer almaktadır. Bunu yanında Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra hilafetin Osmanlı Devleti’ne geçmesiyle 19. yüzyıl sonuna kadar padişahlara gelen tüm kutsal hediyeler, Has Oda içindeki Mukaddes Emanetler Dairesi’nde toplanmıştır.

Bunlardan bazıları Hz. Muhammed’in hırkası Hırka-i Saadet, sakalı, savaşta kırılan dişi, ayak izi, kılıç ve okudur. Ayrıca içinde sergilen İmparatorluk Hazinesi de oldukça ilgi çekicidir. Nadir Şah’a hediye edilmek için tasarlanmış ama verilememiş olan Topkapı Hançeri, 2. Mahmud’un tahtı ve paha biçilemez Kaşıkçı Elması, bu hazinenin en dikkat çeken parçalarıdır.

Dolmabahçe Sarayı

Topkapı Sarayı’ndan sonra Türkiye’nin ikinci büyük sarayı olan Dolmabahçe Sarayı, Sultan Abdülmecid tarafından 1856 yılında oldukça ihtişamlı tasarlanmış olması sebebiyle 3 mimar tarafından Beşiktaş sahiline yapılmıştır. İnşası 13 yıl sürmüştür. 1877 yılında Meşrutiyet, bu sarayda ilan edilmiştir.

Dolmabahçe Sarayı’nda devletin idari işlerinin yapıldığı Mabeyn-i Hümayûn (Selamlık), padişahın diğer devlet adamlarıyla bir araya geldiği, bayramlaştığı ya da törenler düzenlediği Muayede Salonu (Tören Salonu) ve padişah ve ailesinin ikamet ettiği Harem-i Hümâyûn bölümleri bulunmaktadır. Dönemin baş katiplerinden Halit Ziya Uşaklıgil’in odası da Mabeyn-i Hümayun bölümünde ziyaret edilebilmektedir. Ayrıca bu bölümde Napolyon’un resminin bulunduğu bir sehpa da dikkat çekicidir. Ana binalar, toplamda 45.000 m² alanda, 285 oda, 44 salon, 62 tuvalet, 3 mutfak ve 6 hamamdan oluşmaktadır.

İç mimaride, duvar ve tavanlarda Avrupalı ünlü ressamların eserleri ve altın varak süslemeler kullanılmıştır. Yerler, ipek ve yün halılarla dekore edilmiştir. Ayrıca Hicaz’dan hediye olarak gönderilen fildişi şamdanlar da görülmeye değerdir. 1856 yılından itibaren halifeliğin kaldırıldığı 1924 yılına kadar 6 padişah yaşamıştır. 1927 – 1949 yılları arasında ise Cumhurbaşkanlığı konutu olarak kullanılmış ve Mustafa Kemal Atatürk, 1927-1938 yılları arasında İstanbul’da bulunduğu sürelerde Dolmabahçe Sarayı’nda yaşamış ve hayata gözlerini yummuştur.

Nutuk adlı eserinin hazırlıklarını yaparken defalarca bu sarayda toplanıp çalışma arkadaşlarına müsveddelerini okuyup üzerinde fikir alışverişi yaptığı bilinmektedir. Dolmabahçe Sarayı’nın ziyaretlerde en çok merak edilen odası, Mustafa Kemal Atatürk’ün son günlerini yaşadığı Harem Bölümü’ndeki 71 numaralı Hususi Oda’dır. Oldukça sade döşenmiş odada yatağı üzerine Olgunlaşma Enstitüsü tarafından işlenmiş Türk Bayrağı örtülüdür.

Sehpa üzerinde Atatürk’e çocukluk arkadaşı Nuri Conker tarafından hediye edilmiş olan ve 09:05’i gösteren saati yer almaktadır. Yatağın tam karşısından en sevdiği Dört Mevsim tablosu asılıdır. Yan tarafta bir çalışma odası, banyosuna girişteki odada ilaçları ve hastalığı döneminde kullandığı sandalyesi yer almaktadır. Atatürk’ün vefatının ardından sarayda bir süre 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yaşamıştır. 1984 yılında halkın ziyaretine müze olarak açılmıştır. Ayrıca sarayın içinde bir de Milli Saraylar Saat Koleksiyonu’na ait 71 saatin yer aldığı Türkiye’nin ilk ve tek saat müzesi 2004 yılında faaliyetine başlamıştır.

Çırağan Sarayı

Beşiktaş ve Ortaköy sahili arasında Yıldız Parkı’nın eteklerine sadrazam Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılmıştır. Çırağan’ın kelime anlamı, Lale Devri’nde kandil ışığında yapılan gece eğlencesidir ve sarayın bulunduğu yerde yapılan eğlenceler saraya Çırağan Sarayı adının verilmesine sebep olmuştur. 1946 yılında İstanbul Belediyesi’ne devredilmiş ve sonrasında otel olarak kullanılmak üzere yabancı bir işletmeye 49 yıllığına kiralanmıştır.

Beylerbeyi Sarayı

15 Temmuz Şehitler Köprüsü, eski adıyla Boğaziçi Köprüsü’nün bir ayağı Avrupa yakasında Ortaköy’de, diğer ayağı Anadolu yakasında Beylerbeyi Sarayı’nın yanındadır. 1863 – 1865 yılları arasında Batılılaşma döneminde Sultan Abdülaziz tarafından 3000 metrekarelik bir alanda inşa ettirilmiş, meşhur set bahçeleri ve köşkleriyle, tarihte birçok ünlü ismi ağırlamıştır. Günümüzde Mabeyn ve Harem bölümleri ziyarete açıktır. Beylerbeyi Sarayı içinde Sarı Köşk, Mermer Köşk, Ahır Köşk ve tünel gibi binalar bulunmaktadır. Set bahçelerinde bulunan havuz ve heykel koleksiyonu, sarayı oldukça gösterişli kılar. Saray 3 katlıdır, 24 odası ve 6 salonu bulunmaktadır.

Osmanlı Devleti döneminde ve Cumhuriyet döneminde devletin üst düzey misafirleri, İmparatorlar ve eşlerine hem yazlık bir saray hem de devletin konuk evi olarak hizmet vermiştir. Avusturya İmparatoru, Alman İmparatoru, Karadağ Prensi, İran Şahı ve Fransız İmparatoru’nun Beylerbeyi Sarayı’nda kaldığı bilinmektedir. Beylerbeyi Sarayı, yabancı konuklara tahsis edilmesinden başka hükümdarların da yaz aylarını geçirdikleri, göz alıcı set bahçeleri, havuzu, bahçesinde yer alan geniş heykel koleksiyonuyla dikkat çeken bir saray olmuştur. Cumhuriyetin ilanından önce ise 2. Abdülhamid tahttan indirilerek Selanik’e gönderilmiş, Balkan Harbi sırasında ise Beylerbeyi Sarayı’nda tutulmuştur. 1918’de burada hayatını kaybetmiştir.

Beylerbeyi Sarayı’nın iç mimarisinde doğa, deniz ve gemicilik temalı tavan süslemeleri önemlidir. Sultan Abdülaziz, sarayın iç süslemelerinde zanaatkarlara hem kendi eskizlerini vermiş, hem de Avrupa’dan gelen ressamlardan faydalanmıştır. Kalem işi ve hat sanatı alanında dönemin usta isimlerinin işlediği süslemeler, sarayda zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Beylerbeyi Sarayı’nın bahçeleri Boğaz’ın birçok noktasından fark edilebilecek erguvan ağaçlarıyla süslüdür. 70 dönümlük bir alanda yüzyıllık ağaçların ve bitkinin yetiştirildiği sarayın bahçeleri, merdiven gibi setler halinde yerleştirilmiştir.

Her bir bahçe, farklı amaçlarla kullanılmıştır. Gezinti ve dinlenme amacıyla kullanılanlar olduğu gibi, çiçekçilik ve turfanda sebze ve meyve yetiştirmek için planlanmış olan set bahçeleri de vardır. Yüksek noktalarda bazı hayvanların da yetiştirildiği, onlar için barınakların olduğu gözlemlenmektedir. Beylerbeyi Sarayı’nda bilinen 381 hayvan yetiştirilmiştir. Beylerbeyi Sarayı’nın bahçeleri hem ağaç hem de çiçek çeşitliliği anlamında diğer saraylardan oldukça farklı ve eşsiz tasarlanmıştır. Kestane, manolya, ıhlamur ağaçları 2. Abdülhamid Dönemi’nden bu yana hala günümüzde ayaktadır.

19.yüzyılda yapılan Beylerbeyi Sarayı, 2. Mahmud Dönemi’nde ahşap bir yapıda iken geçirdiği yangın sonrası yıkılıp şu anki haliyle inşa edilmiş ve yeniden inşa edilirken 2. Mahmud tarafından yaptırılan, sarayı ana yoldan ayırmak için tasarlanmış olan 230 metrelik Üsküdar yönüne uzanan Tarihi Tünel olduğu gibi korunup yıkılmamıştır.

Kiliseler

Sveti Stefan Bulgar Kilisesi

İstanbul’un ilk prefabrik yapısı, Fatih ilçesine bağlı Balat semtinde Haliç kıyısında muhteşem manzarasıyla 1898 yılında 1 ayda mimar Hovsep Aznavour tarafından inşa edilmiş olan Sveti Stefan Bulgar Kilisesi’dir. Duvarları Viyana’dan gemilerle getirilmiştir. İnşa edilirken yangınları önlemek için 500 ton demir ve 4 milyon gümüş levha kullanılmıştır. Yakın tarihlerde büyük bir restorasyon yaşayan kilise, ibadete açılmış ve büyük bir ihtişamla Balat sahilinden geçenlerin dikkatini çekmektedir.

St. Antuan Kilisesi

İstanbul Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nde Hıristiyan Katolik aleminin en büyük cemaatinin toplandığı İstanbul’un en büyük kilisesidir. Hıristiyan Fransisken tarikatı mensuplarının çalışmalarıyla 1912 yılında Mimar Mongeri tarafından inşa edilmiş olan St. Antuan Kilisesi, Türkiye sınırları içinde bir papanın ayin yönettiği ilk kilise olma özelliğine sahiptir.

St. George Fener Rum Patrikhanesi

Fener Rum Patrikhanesi, İstanbul Balat’ta Ortodoks patrikliğinin merkezi durumundadır. İstanbul’un en önemli dini yapılarından biri olan Fener Rum Patrikhanesi, Rum Ortodoks dünyasının sembolik liderliğini yürütmektedir. Fetihten önce Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul, Hıristiyanlık alemi için çok büyük bir öneme sahipti. Fatih Sultan Mehmet de patriklik kurumunun devam etmesini, kontrolün kendi elinde olmasını istediği için tercih etti.

Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi

Taksim’de İstiklal Caddesi’nin girişinde, 1880 yılında inşası tamamlanmış olan Aya Triada Kilisesi, konumu gereği oldukça fazla turist tarafından ziyaret edilir. Kelime anlamı Rumcada Kutsal Üçleme’dir. Kilisenin, İstanbul’daki diğer birçok kiliseden farklı olarak kubbesi vardır. Çünkü Osmanlı Devleti, uzun bir süre kiliselere kubbe yapımına izin vermemiştir.

Aya İrini Kilisesi

Tarihi Yarımada’da Topkapı Sarayı’nın bir bölümü olan, 548 yılında inşa edilen Bizans İmparatorluğu’nun ilk kilisesi Aya İrini Kilisesi, ibadethane olarak kullanımı dışında Osmanlı döneminde silahhane ve askeri müze olarak da kullanılmıştır. Kilisenin en dikkat çeken özelliği, iç dekorasyonunda yer alan altın yaldızlı mozaik üzerinde bulunan büyük haçtır. Büyük mimari bir başarıyla oluşturulan iç akustiği sayesinde günümüzde bazı konserler için kullanılmasına da izin verilmektedir.

Aya Yorgi Kilisesi

İstanbul’un en büyük adası Büyükada’nın en güzel manzaralı tepelerinden Yüce Tepe’de bulunan Aya Yorgi Kilisesi, 963 yılında yapılmıştır. 6 ayrı kiliseden oluşan bir mabeddir. Kilisenin en çok turist alan günü 23 Nisan’dır. Hıristiyan dünyasında o gün Aziz George Günü’dür ve baharın gelişini kutlamak için ziyaretçiler şafak ayinine katılırlar.

Tarihi Çarşılar

Kapalıçarşı

Dünyanın en eski alışveriş merkezlerinden olan Kapalıçarşı, Fatih’te Beyazıt’tan sahile doğru 47.000 metrekarelik geniş bir alanı kaplamaktadır. İstanbul’da en fazla turist akınına uğrayan 500 yıllık eski ticaret merkezlerinden Kapalıçarşı, Tarihi Yarımada’da yer alan Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii ve Yerebatan Sarnıcı’na da yürüme mesafesindedir. Fakat büyüklüğü nedeniyle aynı gün içinde tüm bu mekânların gezilmesi oldukça zordur. Bizans İmparatorluğu dönemindeki bir ticarethanenin İstanbul’un fethiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından 1460 yılında genişletilmesiyle kurulmuştur. O dönemler, büyüklüğü nedeniyle Büyük Çarşı (Çarşu-yı Kebir) denmiştir. Çarşıya sonraları iki bedesten daha eklenmiş ve bu bedestenlerin tüm geliri Ayasofya için kullanılmaya başlanmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde Kapalıçarşı iyice büyütülerek en geniş haline ulaşmış, bünyesinde 4399 büyük ve 2195 küçük dükkan, 24 han, 12 mahzen, cami, türbe, mektep, birçok mescit, şadırvan, kuyu ve çeşme barındırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan eklemelerin çoğunlukla ahşap olmasından dolayı yangınlarda çok fazla zarar görmüştür. En son 1894 yılındaki büyük İstanbul depreminden sonra tadilata uğramış ve 2. Abdülhamid döneminde şu anki haline kavuşmuştur.

Kapalıçarşı’nın 15 kubbesi, 6 giriş kapısı bulunur. Beyazıt’taki kapının üzerinde Sultan Abdülhamid’in tuğrası dikkat çeker. Nuruosmâniye Camii’deki kapıda ise Osmanlı Devlet Arması yer alır. Çarşının sokak ve caddeleri, esnaf gruplarına göre adlandırılır. Çuhacılar, kalpakçılar, takkeciler, kaşıkçılar, kürkçüler, sepetçiler gibi. Bu sokaklardan en fazla turist çekenleri; kuyumcu, lokumcu, antikacı ve halıcıların bulunduğu Osmanlı kültürünün yansımalarının görüldüğü eserlerin satıldığı sokaklar ile bit pazarıdır. Alışveriş için olmasa bile gezip görmeye değer mekanlardır.

Mısır Çarşısı

İstanbul Eminönü sahilinde Yeni Camii’nin yanında yer alır. 17. yüzyıla kadar Venedik ve Cenevizlilerin ticarethane olarak kullandığı mekan, Yeni Cami’nin tadilatı sırasında vakfa bağışlanmış ve 1663 yılında 4. Mehmed tarafından 88 dükkanlık bir çarşı olarak Mimar Kasım Ağa’ya inşa ettirilmiştir. Çarşı o dönem, aktarlar tarafından tercih edilmiş ve dükkanlara baharat ticareti yapan esnaf taşınmıştır. Daha çok Uzak Doğu, Hindistan ve Arap ülkelerinden alınan baharatlar, Mısır üzerinden İstanbul’a ulaştırıldığı için çarşı, Mısır Çarşısı adını almıştır. Esnaf o dönem, dükkanlarının girişlerine çeşitli nesneler asarlar, dükkanlarının ismi ve esnafların lakapları bu nesneden bilinirmiş. Makaslı, fenerli, püsküllü gibi.

Mısır Çarşısı’nın en büyük özelliği, içeri girdiğinizde duyduğunuz çeşit çeşit baharat kokusudur. Baktığınız her yerde ışıl ışıl parıldayan eski dükkanların içinde isimlerini bile çoğumuzun bilmediği bin bir çeşit baharat bulunabilmektedir. Buna ek olarak yoğun turist ziyareti sebebiyle çarşıda ayrıca kuyumcu, döviz büroları, lokumcu ve birçok hediyelik ürün satılan dükkan da yer almaktadır.

Hisarlar ve Kuleler

Kız Kulesi

Yunanlar tarafından M.Ö. 500 yıllarında inşa edilmiştir. Karaya en yakın olduğu yer, Üsküdar Salacak sahilidir. Tarihte çok önemli bir yere sahip olmamasına rağmen belirli dönemlerde bir sürgün yeri, deniz feneri, seyir mekanı, radar istasyonu olarak ve bazı törenlerde top atışı için kullanıldığı bilinmektedir. 19. yüzyılda İstanbul’u da etkileyen veba salgınında hastalar Kız Kulesi’ne götürülerek izole edilmişlerdir. Günümüzde Üsküdar’dan kalkan küçük teknelerle geçilerek hem seyir mekanı, hem restoran olarak hem de çeşitli kutlamalar için kullanılmaktadır.

Kız Kulesi için anlatılan birçok efsane vardır. Kulenin içindeki merdivenlerden kuleye çıkarken duvarlarda bu efsanelerin bazılarının anlatıldığı ve resimlendiği tablolar yer almaktadır. Efsanelerden biri, Selçuklu Sultanlarından birinin rüyasında kızının bir yılan tarafından ısırıldığını görmesiyle başlar. Sultan kızını bu rüya üzerine kuleye gönderir ve kuleye giriş çıkışı yasaklar. Hastalanması üzerine kızı, kendisine gönderilen bir sepet içindeki yılan tarafından zehirlenerek ölür.

Galata Kulesi

Galata Kulesi, ilk olarak 507 yılında Roma İmparatorluğu döneminde 1. Anastasius tarafından yapılmıştır. Günümüzdeki görünümünü 1348 yılında Cenevizler sağlamıştır. Beyoğlu’nda İstiklal Caddesi’nin sonunda Tünel yokuşundan yürüyerek devam ettiğinizde hiç beklemediğiniz bir dar sokakta kalabalığa doğru başınızı kaldırdığınızda Galata Kulesi’nin 70 metrelik yüksekliği ve 10 metrelik çapına inanamayacaksınız.

Cenevizler döneminde kulenin tepesine bir Katolik haçı eklenmiştir. İstanbul’un fethinden önce kule, İsa Kulesi olarak bilinmektedir ve bu haç, Fatih Sultan Mehmet tarafından indirtilmiştir. Depremlerden sonra zarar görmesi üzerine tadilat yapılmış ve Kanuni Sultan Süleyman tarafından hapishane olarak kullanılmıştır. Bir dönem rasathaneye dönüştürülse de çok sık yaşanan yangın felaketleri için 1700’lü yıllarda gözetleme kulesine dönüştürülmüştür. Günümüzde etrafında turistik birçok kafe ve restoran, önünde kuleye çıkmayı bekleyen uzun kuyruklar ve içinde bir restoran ve seyir terası işletilen kuleden Haliç’in, Tarihi Yarımada’nın ve Boğaz’ın eşsiz manzarası izlenebilmektedir.

Rumeli Hisarı

İstanbul boğazının iki yakası arasının en yakın olduğu noktada 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet’in de projesinde bizzat yer aldığı Mimar Muslihiddin Ağa tarafından 4 ayda inşa edilmiştir. Tarihte; Boğazkesen Hisarı, Kulle-i Cedide ve Boğazkesen Hisarı olarak da anılmıştır. Hisarın projesi, Muhammed yazılışı biçimindedir. 3 kulenin inşaatının başına 3 paşa görevlendirilmiş ve kulelere bu paşaların isimleri verilmiştir. Rumeli Hisarı’nın ana kapılarına ek olarak 2 tane de gizli kapısı bulunmaktadır. Surlar içinde bir de cami bulunur. Günümüzde müze olarak hizmet vermekte ve surlar içinde toplar ve gülleler sergilenmektedir.

Fatih Sultan Mehmet’in emriyle İstanbul Boğazı’ndaki deniz güvenliğini sağlamak amacıyla Anadolu Hisarı’nın karşısında İstanbul’un kuşatılabilmesi için en can alıcı noktada inşa edilmiştir. Karadeniz’den gelebilecek saldırıları önlemek, o dönemler Rumeli denilen Avrupa yakasında askeri güç bulundurmak için oldukça stratejik bir öneme sahipti.

Anadolu Hisarı

İstanbul’un Beykoz ilçesinde, 1395 yılında Yıldırım Bayezid tarafından Boğaz’dan gelebilecek Haçlı Ordusu saldırılarına karşı Osmanlı Devletini koruma amacıyla karakol olarak Göksu Deresi kenarında 7000 metrekarelik alanda yaptırılmıştır. Hisarın ön kısmında, kaleyi koruyan askerlerin ibadetleri için Fatih Sultan Mehmet tarafından sonradan eklenen Namazgah bulunmaktadır. Anadolu Hisarı, İstanbul’un fethiyle stratejik önemini kaybetmiş, günümüzde muhteşem konumu itibariyle yoğun ziyaretçi almaktadır.

Yedikule Zindanları

Yedikule, surlardan oluşan bir yapıdır ve Bizans İmparatoru 1. Theodosius’un zamanında yapılan Altın Kapı, 2. Theodosius tarafından yaptırılan şehir surlarıyla birleştirilerek uzatılmıştır. Altın Kapı, Bizans İmparatorluğu döneminde imparatorların yaptıkları seferlerden döndüklerinde şehre girdikleri ana kapıdır. Bugünkü uzunluğa ise 1453 yılında İstanbul’un fethiyle Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan 3 kule ve bunları bağlayan surların da eklenmesiyle ulaşmıştır.

Kulelerden Genç Osman Kulesi, 1822 yılında Genç Osman’ın katledildiği yer olarak kendisinin adını almıştır. Cephanelik Kulesi, Bizans ordusuna ait mühimmatın saklandığı yerdir. Osmanlı döneminde de cephane burada korunmuş, sonrasında zindan olarak kullanılmıştır. Yedikule Zindanları’nın içinde idam cezası alan mahkumların kesik başlarının atıldığı kuyu, Kanlı Kuyu olarak adlandırılmıştır. Hisarlar, Osmanlı Devleti döneminde devlet hapishanesi olarak kullanılmış, hatta Osmanlı evraklarının saklandığı arşiv olarak da değerlendirilmiştir.

Devlet hapishanesi olarak kullanıldığından Yedikule Zindanları denmiş, geçirdiği afetler nedeniyle Türkiye’nin ilk kadın mimarı Cahide Tamer tarafından restore edilmiştir. 1851 yılında Abdülmecid zamanında hayvanat bahçesi haline getirilmiş, sonrasında Kız Sanat Evi olarak kullanılmış, kadınlara iş imkanı sunulmuştur. 2. Abdülhamit zamanında ise Fişekhane, sonralarda ise sebze bahçesine dönüştürülmüştür. 1968 yılından itibaren ise İstanbul Hisarlar Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olarak korunmaktadır.

Tarihi Okullar

Kuleli Askeri Lisesi

Kuleli Askerî Lisesi, orduya subay yetiştirme amacıyla 1845 yılında ilk önce Dolmabahçe Sarayı Çinili Köşk’te açılan, 1872 yılında ise Üsküdar Çengelköy’e taşınan askeri okuldur. 1912 Balkan Harbi döneminde ise hastane olarak hizmet vermiş, öğrenciler Adile Sultan ve Beylerbeyi Saraylarında eğitime devam etmişlerdir. Kuleli Askerî Lisesi öğrencileri, 2. Dünya Savaşı’nda Konya’ya taşınmış, savaşın bitmesiyle 1947’de yine eski binalarına dönmüşlerdir. Lise binasına İstanbul’un en büyük bayraklarından biri dikilmiş, tüm İstanbul’dan rahatlıkla görülebilmektedir.

Galatasaray Lisesi

Beyoğlu İstiklal Caddesi’nin tam orta noktasında buluşma yeri olarak tercih edilen Galatasaray Lisesi, çok başarılı iş adamları ve sanatçıların mezun olduğu İstanbul’un en iyi eğitim veren köklü okullarından biridir. Osmanlı döneminde kurulduğunda Galata Sarayı Hümayun Mektebi olarak sarayda çalışmak üzere mezunlar yetiştirmiştir. 2. Beyazıd zamanında ilk kurulduğu dönemde bir okul ve bir darüşşifa binası olarak yapılmıştır.

Babası Fatih Sultan Mehmed’in en büyük isteği olan Osmanlı Devleti’nin sonsuza dek devamlılığını sağlamak amacıyla başarılı devlet adamları yetiştirmek için Galata Sarayı Ocağı olarak eğitime başlamıştır. İlerleyen zamanlarda Osmanlı’nın hukuki, siyasi ve sosyal alanda kendine katacağı yenilikleri gerçekleştirmek için aydınların yetiştirildiği, Fransa’daki eğitim kurumları örnek alınarak müfredatı oluşturulan kurum, batılılaşmanın ve Tanzimat döneminin sembollerinden biri haline gelmiştir.

Cumhuriyet’in ilanıyla ise Galatasaray Lisesi adıyla Atatürk ilke ve inkılaplarına uygun bir eğitim kurumu halini almış ve 1994 yılında Galatasaray Üniversitesi de yükseköğrenime başlamıştır.

İstanbul Üniversitesi

İstanbul’un fethinin ardından kılınan ilk Cuma namazında verdiği fetva ile Fatih Sultan Mehmed, bu şehrin devletin idari başkenti olmasının yanında kültürel ve bilimsel gelişmelerde de merkez olması yönünde çalışmalar başlatmıştır. Doğu ve Batı’daki eyaletlerden İstanbul’a fen ve bilim adamlarını davet ederek, bu gelişime ön ayak olmuştur. İstanbul Üniversitesi de bu düşünceyle öncelikle Zeyrek ve Ayasofya’da yer alan medreselerde eğitime başlamış ve bunlara sonradan açılan Fatih Medreseleri de eklenmiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in hocası Molla Hüsrev Ayasofya Medresesi’ne müderris olarak, dönemin bilim adamlarından Ali Kuşçu da Ayasofya Medresesi’ne atanmıştır. İlerleyen zamanlarda bu binaların yeterli olmaması üzerine Fatih Külliyesi yapılmış ve 1470’de Zeyrek ve Ayasofya medreseleri tüm eğitmen kadrosuyla bu külliyeye taşınmıştır. Külliye, bir üniversite kampüsü gibi birçok hizmet binasından oluşmuştur. Bunlardan biri olan Darüşşifa, bugün İstanbul Tıp Fakültesi’nin Çapa yerleşkesinin temellerini oluşturmuştur. İstanbul’daki modern tıp eğitimi ilk defa burada başlamıştır.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde bu külliyeye ek olarak Mimar Sinan tarafından Süleymaniye Külliyesi inşa edilmiştir. Bu külliyeyle birlikte, Osmanlı dönemindeki en iyi öğretim seviyesine ulaşılmıştır. Savaşlar döneminde askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere hekim yetiştiren Asakir-i Mansure-i Muhammediye kurulmuştur. Tanzimat döneminin başlamasıyla 1863 yılında bilim adamları yetiştirmek üzere Darülfunun (Fenler Evi) mektepleri açılmıştır. Ayasofya yakınlarındaki bu ilk bina, bir yangın sebebiyle günümüze kadar ulaşamamıştır. Bu binaya ek olarak Çemberlitaş’ta günümüzde Basın Müzesi olarak kullanılan Darülfünun-i Osmani binası yapılmış, günümüzün Fen – Edebiyat Fakültesi bölümlerindeki eğitimlere yer verilmiştir.

Zamanla Edebiyat Mektebi ve Hukuk Mektebi de eğitime başlamış, 1900 yılında Abdülhamit döneminde Darülfünun-ı Şahane açılmıştır. Fen, Edebiyat ve İlahiyat fakülteleri İstanbul Üniversitesi için sağlam bir altyapı oluşturacak olan aralıksız eğitime devam etmiştir. Tıp Mektebi, Hukuk Mektebi, Edebiyat, Fen, İlahiyat ve sonradan kurulan Filoloji bölümü bir araya getirilerek üniversite kurma çalışmaları yapılmıştır. 1914 yılında ilk defa kız öğrenciler de Darülfünun’da eğitim görmeye başlamıştır.

1918 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u işgaline ilk tepki Darülfünun’dan gelmiştir ve milli mücadeleye destek vermek için 1922 yılında Mustafa Kemal Atatürk’e fahri müderrislik verilmiştir. Başkentin Ankara’ya taşınmasıyla devlet kurumlarının kullandığı binalar Darülfünun’a verilmiştir. Buna ek olarak bir kütüphane çalışması başlatılmış ve Yıldız Sarayı’ndan ve paşalara ait konaklardan kitaplar burada toplanmıştır.

1924 yılında yayımlanan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na göre din eğitimi veren medreseler kaldırılmış, onun yerine Darülfünun’da İlahiyat Fakültesi kurulmuştur. Cumhuriyet döneminde ise 1933 yılındaki reformlardan Darülfünun da payını alarak kapatılmış ve İstanbul Üniversitesi kurularak, resmi olarak ülkenin ilk ve tek üniversitesi ünvanı verilmiştir.

İstanbul Üniversitesi’ne atanan ilk rektör Ord. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp’dir. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Avrupa’daki eğitim kurumlarına yükseköğrenim görmeleri amacıyla gönderilen öğrenciler, üniversitenin kurulmasıyla geri gelmiş ve aldıkları eğitimlerin İstanbul Üniversitesi’nde verilmesinden de sorumlu olarak, eğitime katkı sağlamışlardır. Onların yanı sıra Almanya gibi bazı ülkelerden profesörler, İstanbul Üniversitesi’ndeki boş kadrolar için başvuru yapmışlar ve burada görev almışlardır.

İstanbul Üniversitesi’nin şu an 20 fakültesi bulunmaktadır ve Tıp Fakültesi günümüzde Çapa ve Cerrahpaşa Hastaneleri’nde faaliyetlerini sürdürmeye devam etmektedir. Beyazıt’ta yer alan tarihi giriş kapısına sahip merkez kampüsü, önceleri Harbiye Nezareti olarak kullanılmakta iken Ankara’nın başkent olmasıyla 1923’te Ankara’ya taşınmış ve bu bina İstanbul Üniversitesi’ne devredilmiştir.

Tarihi Semtler

Ortaköy

Bizanslılar döneminde yerleşimin bir balıkçı köyü olarak başladığı Ortaköy, Osmanlı döneminde padişahların sayfiye yeri olarak gittikleri bir semt olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Müslümanların nüfusu bu semtte oldukça artmıştır. Hatta bu dönemde Mimar Sinan 1570 yılında semte bir hamam inşa etmiştir ve Türklerin buradaki ilk mimari eseri olarak bilinmektedir. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de bir eğlence mekanı olan Ortaköy, ünlü gece kulüpleri ve kafeleri ile İstanbul’un en çok tercih edilen semtlerinden biridir.

En çok bilinen iki özelliği, sahildeki meşhur Ortaköy Camii ve trafiğe kapalı olan çarşısıdır. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün Avrupa yakası ayağındaki Ortaköy, eşsiz manzarasıyla, hafta sonları İstanbul’un en kalabalık yerlerinden biridir. Kumpir, kokoreç ve waffle büfelerini semtin her yerinde bulabilirsiniz. Ara sokaklarında ise hala, geçmişin izlerinin bulunduğu ahşap cumbalı evler görülebilir.

Sahildeki Büyük Mecidiye Camii, günümüzde Ortaköy Camii olarak tanınmaktadır. Mimarı, Dolmabahçe Sarayı’nın da inşaatında görev alan Nigoğos Balyan’dır. Caminin, geniş ve yüksek pencereleri, içinin tamamen aydınlık olmasını sağlarken, caminin dışındaki oymalar, camiye inanılmaz bir zarafet katar. Ortaköy’de dar sokakların arasında kalmış 1876 yılında inşa edilmiş olan Bizans dönemine ait Aya Phocas Rum Ortodoks Kilisesi bulunmaktadır. Buna ek olarak o dönemlere ait Etz Ahayim Sinagogu da dikkat çeken tarihi eserlerdendir.

Ortaköy’ün yalıları ise ancak Boğaz’da yapabileceğiniz bir tekne turuyla sahilden görülebilmektedir. Semtin en çok tanınan yalısı ise 1. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan’a düğün hediyesi olarak 1875 yılında yaptırdığı Esma Sultan Yalısı’dır. Yalı, zaman içinde farklı amaçlar için kullanılmış, okul ve depo olarak tahsis edilmiş, günümüzde ise çeşitli organizasyonlar için kiralanabilmektedir. Sahil boyunca Hanım Sultan Yalıları olarak bilinen yalılardan bir diğeri ise 4. Murad’ın kızı için 1901’de yapılan Naime Sultan Yalısı’dır. Cumhuriyet döneminde okul olarak kullanılırken 2003 yılında büyük bir yangınla tamamen kullanılamaz hale gelmiştir.

Ortaköy’deki en ünlü tarihi eserlerden bir diğeri ise Çırağan Sarayı’dır. Beşiktaş’tan sahil boyunca Ortaköy’e doğru ilerlediğinizde, Yıldız Parkı’nın eteklerinde 80.000 metrekarelik alan üzerine kurulu Çırağan Sarayı tüm ihtişamıyla görülebilmektedir. 1874 yılında inşaatı biten sarayda dönemin padişahı Sultan Abdülaziz rutubet nedeniyle kalamamış ve Dolmabahçe’ye taşınmıştır. 1908 yılında 2. Meşrutiyet’in ilanıyla devlet yönetiminde kullanılmış fakat 2 yıl sonra yaşanan bir yangınla büyük zarar görmüştür. Saray, günümüzde yabancı yatırımcılara kiralanarak restore edilmiş ve bir bölümü otel olarak dönüştürülmüştür.

Ortaköy sınırları içinde Çırağan Oteli’nden yokuş yukarı çıkan dar sokaklardan birinde Kanuni Sultan Süleyman’ın yakın arkadaşlarından olan Yahya Efendi’nin türbesi bulunmaktadır. Mimar Sinan tarafından 1570 yıllarında inşa edilen türbe, bugün de yoğun ziyaretçi almaktadır.

Çırağan Sarayı’nın iki yanına hanedan için birçok saray daha yapılmıştır. Biri bugün Four Seasons Bosphorus Oteli adı altında işletilmekte olan Atik Paşa Sahil Sarayı, diğeri günümüzde Kabataş Lisesi olarak kullanılan Sultan Abdülaziz’in son günlerini geçirdiği Hatice Sultan Yalısı’dır. Sultan Abdülaziz 1874 senesinde şu an Kabataş Erkek Lisesi olarak kullanılan yalıda vefat etmiştir. Aynı cadde üzerindeki Galatasaray Üniversitesi’nin bulunduğu bina da hanedan için yapılan saraylardan biridir. Feriye Sineması ve Lokantası’nın olduğu binalar ise o dönemlerde karakol olarak inşa edilmiştir.

Balat

İstanbul’daki en eski semtlerden biri Balat, sokaklarının rengarenk görünümü nedeniyle bir çok sanatsever ve fotoğrafçının eserlerine ilham kaynağıdır. Osmanlı dönemi öncesi, Rum kökenli halkın yoğun olarak yerleşik olduğu semtten İstanbul’un fethiyle göçler başlamış ama Fatih Sultan Mehmet’in ibadet özgürlüğü getirmesi üzerine yerli halk semtlerine yeniden yerleşmişlerdir. Bu nedenle Balat’ta birçok tarihi kiliseye rastlamak mümkündür. Bunlardan en çok bilineni, tüm Ortodokslar için merkez sayılan 1602 yılında hizmete açılan Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’dir.

Balat’ın sahildeki en önemli sembollerinden diğeri Aziz Stefan Bulgar Kilisesi, mimaride dünya çapında bir üne sahiptir. Yanmaması için Viyana’dan getirilen demir levhalarla inşa edilmiş olan kilise, işlemeleriyle de oldukça dikkat çekicidir. Bir diğer ibadethane ise 7. yüzyılda yapılan ve ilk haliyle günümüze ulaşan tek Bizans eseri olan ve Bizans İmparatoru’nun kızı Maria’dan adını alan Meryemi Kilisesi, Kanlı Kilise olarak da anılır.

Balat’ın sahile doğru inen yokuşlarından birinde devasa bir kırmızı binanın fark edilmemesi neredeyse imkansızdır. Fener Rum Erkek Lisesi 1881 yılında Fransa’dan gelen kırmızı tuğlalarla inşa edilmiş olması sebebiyle oldukça dikkat çekici kırmızı bir renge sahiptir. Balat Çarşısı, içinde birçok sanat atölyesi, kafe, meyhane ve mezat barındırır. Bu çarşının ünlü mekanlarından biri, şarkılara da konu olan Agora Meyhanesi’dir. Meşhur Vodina Caddesi üzerinde bulunan çarşı ve rengarenk evler, görülmeye değerdir. Balat’ın gezilecek en güzel cadde ve sokakları, Hızır Çavuş Mescidi Sokak, Çorbacı Çeşmesi Sokak ve Merdivenli Yokuş’tur.

Kuzguncuk

Gayrimüslim ve Müslümanların yıllardır bir arada yaşadığı tarihi semt Kuzguncuk, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nün Anadolu yakasındaki ayağından Üsküdar yönüne doğru ilerlediğinizde Nakkaştepe Millet Parkı’nın kıyı kesiminde karşınıza çıkacaktır. Sahilde Kuzguncuk İskelesi’nden yolun karşısına geçtiğinizde Surp Krikor Lusaveriç Kilisesi ve Kuzguncuk Camii görülebilmektedir.

İskeleden yukarı doğru uzanan en meşhur caddesi İcadiye Caddesi, ağaçların altında en güzel sonbahar mevsiminde gezilebilir. İcadiye Caddesi’nde Ayios Yeorgios Rum Ortodoks Kilisesi, Ayios Panteleimon Rum Ortodoks Kilisesi ve Beth Ya’akov Sinagogu bulunmaktadır.

Kuzguncuk’un İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olmasının sebebi ise, rengarenk boyanmış evleri ve köşkleridir. Semtin en çok gezilmesi önerilen sokağı, Simitçi Tahir Sokağı’dır. Kuzguncuk bu mimari güzellikleriyle birçok filmde de mekan olarak kullanılmıştır. Perihan Abla, Ekmek Teknesi gibi filmler Kuzguncuk’ta çekilmiş, filmlerde kullanılan sokak ve kafeler, günümüzde bu filmlerin adını almıştır.

Kuzguncuk’ta birbirinden sevimli, küçük, keyifli kafeler yan yana sıralanmıştır. Bunların yanında çeşitli sanat atölyeleri, hediye dükkanları, butikler semte özgü şekilde tasarlanmıştır. Semtin ünlülerinden biri de Tarihi Kuzguncuk Fırını ve burada satılan Kuzguncuk Mantarı’dır. Kuzguncuk, tam bir hayvansever semtidir. Her bir sokakta ve caddede, dükkanların önünde sokak hayvanlarının beslendiği görülebilir.

İcadiye Caddesi’nden yukarı doğru yürüdüğünüzde diğer semtlerde rastlanmayan bir bostan yer alır. Kuzguncuk Bostanı zamanında bu semtin sakinleri için oluşturulmuş bahçeler ve etrafındaki park ve açıkhava sineması barındırırken, şu an bu bahçeler çeşitli dernek ve vakıflara bağışlanmıştır ve küçük ölçekte hasat yapılabilmektedir. Görülmesi gereken meşhur yerlerden biri de yemek programlarıyla tanınan Refika’nın Mutfağı’dır.

Polonezköy

Osmanlı Devleti, 18. yüzyılda Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından Polonya’nın parçalanmasını kabul etmeyerek 1841 yılında Ruslara karşı mücadele edecek olan Polonya Temsilciliği’ni oluşturmuştur. Polonya’daki ayaklanmalardan kaçan bazı Polonyalılar Osmanlı Devleti’ne sığınmış ve şu anki Polonezköy arazisini kiralayarak buraya yerleşmişler ve 1842’de köy haline gelmişlerdir. Bu köy, Polonya Prensi Adam’ın isminden esinlenerek Adampol olarak da anılmıştır.

Kurtuluş Savaşı zamanında da Türklere verdikleri destekle tam bir dostluk bağı oluşan Türkler ve Polonya halkının kendine özgü mimari anlayışına sahip bu güzel semti; doğal güzellikleri, ormanı, piknik alanları, bungalov evleri ile bahar aylarında oldukça fazla ziyaretçi ağırlamaktadır.

Eminönü

İstanbul’un tarihi yerlerini gezerken Eminönü’ne mutlaka yolunuz düşecektir. Eminönü’ne gelir gelmez meydanında Yeni Camii dikkatinizi çeker. İstanbul’un fethinden önce çok sayıda gayrimüslimin ticaret amacıyla bulunduğu semte, Fatih Sultan Mehmet döneminde 2. Selim’in eşi Safiye Sultan tarafından bu cami, Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Davud Ağa’ya yaptırılırken, vefatı üzerine inşaata Dalgıç Ahmet Çavuş ve Mimar Mustafa Ağa devam etmiş ve 1663 yılında tamamlanmıştır.

Yeni Camii’nin hemen yanında bulunan Mısır Çarşısı, İstanbul’un sembollerinden biridir. Zamanında Mısır’dan denizyoluyla getirilen baharatların ticaretinin yapıldığı çarşı şu an hala aktif olarak çalışmaktadır. Turistlerinde İstanbul hatırası olarak alışveriş için yoğun olarak tercih ettiği mekanlardandır.

Eminönü’nde yer alan tarihi eserlerden bir diğeri ise Mimar Vedat Tek tarafından yapılan Büyük Postane’dir. Posta ve telgraf iletişimi için kullanılan Postane’de Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal Atatürk’ün savaşın gidişatını değiştirecek gizli telgraf hatları kurdurarak ülkenin diğer şehirleriyle iletişime geçtiği bina olarak, stratejik anlamda büyük bir öneme sahip olduğu bilinmektedir. Eminönü’nün en turistik sokaklarından biri de Fatih Sultan Mehmet’in hocası olan Hoca Sinan Paşa’nın adı verilen Hoca Sinan Paşa Sokağı’dır. Sokak tarihi binaları, dükkanları ve restoranları ile gün boyu Eminönü’nün en kalabalık yerlerinden biridir.

Eminönü’nden sahil boyunca Sarayburnu sahiline doğru ilerlediğinizde Sirkeci bölgesi ve burada yer alan Alman Mimar Tachmund tarafından 1890’da yapılan tarihi Sirkeci Garı karşınıza çıkmaktadır. Sirkeci Garı, demiryolu ulaşımı için eskisi kadar yoğun kullanılmamakta, belirli bölümleri kafe ve sergi salonu olarak hizmet vermektedir.

Mimar Sinan’ın eserlerinden biri olan Rüstem Paşa Camii, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Eminönü’nde 1561 yılında inşa edilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan’ın eşi Rüstem Paşa’nın adını alan cami, en güzel İznik Çinilerinin kullanıldığı ihtişamlı bir camidir. Yangın ve depremlerde gördüğü hasarlar nedeniyle yapılan restorasyonlarda birçok değişikliğe uğramıştır.

Eminönü’nde sokaklar, yapılan ticarete göre isimlendirilmiştir. Galata’da bal satışı yapılan sokak Balkapanı Sokak, Eminönü’nün sırtlarında ise un satışı yapılan sokak, Unkapanı olarak yer almaktadır. Eminönü’nde bulunan Unkapanı, zamanla bu ticaretten farklı olarak Plakçılar Çarşısı olarak ayrı bir yere sahip olmuştur.

Bizans ve Osmanlı dönemleri ticaretinin göbeği konumundaki Eminönü’nde zamanla gitgide büyüyen sokaklar çarşıya dönüşmüş ve Tahtakale Çarşısı’nı meydana getirmişlerdir. Çarşının en önemli özelliği, belirli ürün gruplarının satıldığı hanlardan oluşmasıdır. Örneğin Zaza Han, parfümeri, saat, kuaför malzemelerinin satıldığı; Şark Han, şapka, atkı, şal, okul eşyalarının satıldığı; Marpuçcular Hanı, takı ve aksesuar ürünlerinin satıldığı hanlardır. Bunun gibi onlarca han, Tahtakale’yi oluşturur.

Anadolu Kavağı

İstanbul’un nadide yerlerinden biri Anadolu Kavağı, doğa içinde bir sahil kasabası olarak, kendine özgü bir ruhu yaşatmaktadır. Karadeniz ve Marmara Denizi’nin kesiştiği noktada, Beykoz ilçesinde yer alır. Mükemmel manzarası ve hem salaş hem şık balık restoranlarıyla ziyaretçilerine keyifli bir gün sunmaktadır. Avrupa yakasında bulunan Rumeli Kavağı’nın tam karşısındadır ve adını bölgedeki kavak ağaçlarından almıştır.

Anadolu Kavağı’na gidenlerin görmesi tavsiye edilen yerlerin başında Yoros Kalesi bulunmaktadır. Kalenin ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir. 1352 yılında Cenevizliler tarafından el konulmuş ve İstanbul’un fethinden önce Fatih Sultan Mehmet tarafından ele geçirilmiştir. Günümüzde ise herhangi bir amaçla kullanılmamakta, sadece görmek isteyenler kaleye çıkılabilmektedir.

Anadolu Kavağı’ndan Karadeniz yönüne doğru ilerlediğinizde öncelikle Poyrazköy’e ulaşacaksınız. Plajı çok rağbet görmese de ortamı mütevazi, manzarası harikadır. Yol boyunca devam ettiğinizde ise Anadolu Feneri’ne ulaşacaksınız. Fenerin, 1769 yılında yapıldığı tahmin edilmektedir.

Moda

Moda, Anadolu Yakası’nda Kadıköy ilçesine bağlı en şık semtlerden biridir. Milattan önceki dönemlerde Fenikeliler zamanında bir ticaret durağı olan Moda, Cumhuriyet döneminde gelişmeye ve adını duyurmaya başlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün çok beğendiği ve bu semtte bir deniz kulübü kurulması talimatını verdiği bilinmektedir. Bugün o dönemde kurulmuş olan Moda Deniz Kulübü hala faaliyetlerini sürdürmektedir.

Semtin en çok bilinen yönü çay bahçeleri, salep, waffle ve dondurmacılarıdır. Bir tepede yer alan, zevkle döşenmiş çay bahçelerinden görünen deniz manzarası muhteşemdir. Semtin en ünlü restoranı ise Koço Restoran’dır. Koço Restoran’ın bu kadar meşhur olmasının nedenlerinin en başında ise ağırladığı Haldun Taner, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Mina Urgan gibi ünlü edebiyatçılardır. Moda’nın ülke çapında bilinirliğini artıran bir diğer ünlü kişi ise Barış Manço’dur. Yaşadığı ev, Moda’da müze olarak ziyaret edilebilmekte ve kendisine ait eşyalar sergilenmektedir.

Sarnıçlar

Yerebatan Sarnıcı

İstanbul’un Fatih ilçesinde Tarihi Yarımada’da Topkapı Sarayı ve Ayasoyfa Müzesi ile aynı meydanda bulunan Yerebatan Sarnıcı, 6. yüzyılda İmparator Justinianos tarafından kentin su ihtiyacını karşılamak amacıyla 38 yılda yaptırılmıştır. Yerebatan Sarnıcı’nın suyu, kemerlerle Belgrad Ormanı’ndan ulaştırılmaktaydı. Sarnıcın içinde 12 sırada toplam 336 sütun bulunur ve bu yer altı şehrini ayakta tutarlar. Sarnıcın içindeki iki sütun, Roma İmparatorluğu döneminde biri ters, iki Medusa başı olarak işlenmiştir. İstanbul’un fethinden sonra sarnıç, balıkçılar tarafından fark edilmiştir.

Sarnıcın en dip noktasında, üzerindeki su izleri sebebiyle “Ağlayan Sütun” adı verilen ve arkasında dilenen dileklerin gerçekleşeceğine inanılan bir dilek havuzu, turistler tarafından ilgi gören yerleridir. Sarnıç, içinde balıkların da yaşadığı belirli bir seviyeye kadar su ile dolu olduğundan içeride ahşap bir platform üzerinde gezilebilmektedir. Loş bir aydınlatma ile harika bir akustiğe sahip olan mekanda dönem dönem konser ya da sanat gösterileri sahnelenmektedir.

Binbirdirek Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı’ndan sonra ikinci büyük sarnıç konumundaki Binbirdirek Sarnıcı, Tarihi Yarımada’da 4. yüzyılda Bizanslılar döneminde İmparator Konstantin tarafından sarayın su ihtiyacının karşılanması amacıyla inşa edilmiştir. 224 adet sütuna sahip (günümüzde 212 adedi ayaktadır) sarnıç, 3584 metrekare büyüklüğündedir ve 16. yüzyıldan itibaren farklı amaçlar için kullanılmıştır. Günümüzde çeşitli sanat, eğlence ve kutlama organizasyonları için kullanılabilmektedir.

Şerefiye Sarnıcı

İstanbul’un Çemberlitaş semtinde yüzyıllarca gizli kalmış, bilinmeyen mekanlarından Şerefiye Sarnıcı, 5. yüzyılda Romalılar tarafından saray için su deposu olarak yapılmıştır. 2010 yılında Eminönü Belediye binasının yıkımıyla ortaya çıkarılan sarnıcın Binbirdirek Sarnıcı’nın bir uzantısı olduğu belirlenmiştir. Constantinus ya da Theodosius Sarnıcı olarak da bilinen sarnıç, 2018 yılında ziyarete açılmıştır.

Meşhur Caddeler

Beyoğlu İstiklal Caddesi

Tarihte, saymakla bitmez olaya tanıklık eden İstiklal Caddesi’ndeki tarihi yapıları gezebilmek için günlerinizi ayırmanız gerekir. Dünyaca ünlü İstiklal Caddesi, Beyoğlu’nda Taksim Meydanı’ndan Galata yönüne doğru inen uzun ve geniş caddedir. Bizanslıların Pera bölgesinde kilise ve manastır inşa etmesiyle oluşmaya başlayan cadde, İstanbul’un fethiyle Galata bölgesinde nüfusun artmasıyla hareketlenmeye başlamıştır. Ticaretin artmasıyla elçilikler bu bölgede kurulmuştur. 2. Bayezid’in Galata’nın biraz yukarısına Asmalı Mescid’i inşa ettirmesiyle Müslüman halktan da bu bölgeye göçler yaşanmıştır. İlk yoğunlaşan yerler, Galata Kulesi’nden Galatasaray Lisesi’ne kadar olan mekanlardır.

19. yüzyılda tramvayın hizmete açılması, aydınların bu bölgeye yerleşmesi ve Avrupa’daki ünlü caddelere benzemeye başlaması üzerine caddeye birçok belediye hizmeti eklenmiştir. İstanbul’daki ilk belediyecilik anlayışı burada başlamıştır. Bu dönemde yaşanan büyük bir yangında Taksim Meydanı ile Galatasaray Lisesi arasında 3000 bina kül olmuştur. Büyük Cadde, Büyük Pera Caddesi, Cadde-i Kebir isimleriyle anılırken, Cumhuriyet döneminde İstiklal Caddesi adını almıştır. İstanbul’un ilk sinema binası Majik Sineması 1914’te İstiklal Caddesi’nde gösterime başlamıştır. 1990 yılında İstiklal Caddesi trafiğe kapatılarak tamamen, yayan ya da tarihi tramvayla gezilmesi sağlanmıştır. Turizm, kültür, sanat, eğlence ve alışveriş için İstanbul’un merkezi niteliğini taşımaktadır.

Bağdat Caddesi

İstanbul’un Kadıköy ilçesine bağlı, birçok semtin içinden geçen, geçmişi Bizanslılara kadar dayanan kültür, sanat, yeme içme ve alışveriş caddesidir. Burada, Cumhuriyet döneminde plaj kültürü de oluşmuştur. Osmanlı döneminde padişahların Üsküdar’dan başlayan Bağdat seferine çıktığı güzergah olması sebebiyle Bağdat Yolu olarak anılmaya başlanmıştır. Bölgeye birçok namazgah ve çeşme yaptırılmış, bu yapılar mola yerleri olarak kullanılmıştır. Bu çeşmeler, günümüzde birçok semte de adını vermiştir. Bağdat Caddesi ismini ise 1934 yılında almıştır.

1872 yılında Haydarpaşa’dan başlayan tren yolunun döşenmesi, bölgeye olan ilgili arttırmış ve bu tren yolu boyunca kalabalıklaşmıştır. Saray erkanının taşınmasıyla birçok köşk inşa edilmiş, eğlence mekanları artmıştır. 1900’lü yıllarda tramvay hizmete açılmış, ulaşımın kolaylaşması ile tam bir sayfiye mekanı haline gelmiştir. Zamanla tramvay kaldırılmış, sahil bölgesinde deniz doldurularak sahil caddesi açılmış, bu sebeple deniz kıyısına yakın olan Bağdat Caddesi iç bölgede kalmıştır. Günümüzde hala cazibe merkezi olan oldukça kalabalık, İstanbul’un eşsiz caddelerinden biridir.

Park ve Bahçeler

Gülhane Parkı

İstanbul’un Fatih ilçesine bağlı Tarihi Yarımada bölgesinde Topkapı Sarayı’nın Sarayburnu’na uzanan Haliç kıyısına bakan tarihi bir parktır. Fatih Sultan Mehmet döneminde Sarayburnu, surlarla çevrilerek içine Çinili Köşk inşa edilmiştir. Bu alanda, padişahların da izlediği güreş, cirit gibi etkinlikler düzenlenirdi. Parkın içinde birçok Nişantaşı vardır. III. Murad döneminde ise İncili Köşk yaptırılmıştır.

Gülhane Parkı’nın en büyük özelliklerinden biri, 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın burada okunmasıdır. Fermana bu sebeple, Gülhane Hatt-ı Hümayun’u denir. Dolmabahçe Sarayı’nın inşa edilmesi ve devlet erkanının o saraya geçmesiyle park önemini kaybetmiş, talan edilmiştir. 1912 yılında düzenlenerek halkın hizmetine açılmıştır. Önemli özelliklerinden bir diğeri ise, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk heykelinin 1926 yılında buraya dikilmiş olmasıdır. Buna ek olarak 24 Kasım 1928’de burada törenle Atatürk’e Başöğretmen sıfatı verilmiştir. Harf inkılabının yapıldığı dönemi gösteren Atatürk’ün kara tahta önünde ders verdiği fotoğraf, burada çekilmiştir.

Hidiv Kasrı

Beykoz İlçesi’nde Çubuklu semtinin üst kesimlerinde bulunan 1907 yılında Mısır’ın son hıdivi (bugünün valisi) olan Abbas Hilmi Paşa tarafından İstanbul’da kaldığı dönemde yaptırılmıştır. Kasrın yanında bir de kule bulunmaktadır. İngilizlerin Mısır’ı işgal etmesiyle görevden alınan Abbas Hilmi Paşa, 1937 yılına kadar burada yaşamış, sonrasında yurt dışına yerleşmiştir. İlerleyen tarihlerde otel olarak, günümüzde ise restoran ve sosyal tesis olarak hizmet vermektedir. Hidiv Kasrı’nın en güzel yanı, İstanbul’un en büyük gül bahçesine sahip olması ve kulesinde muhteşem bir boğaz manzarasının bulunmasıdır.

Ihlamur Kasrı

Osmanlı padişahlarının günübirlik dinlenmek, atış ve nişancılık çalışmaları yapmak için geldikleri Ihlamur Kasrı, adını aldığı zamanın Ihlamur Vadisi’nde Beşiktaş ilçesinde yer almaktadır. Bu bölge civarına pek çok nişan (işaret) taşı dikilmiş ve buralarda atıcılık yarışmaları düzenlenmiştir. Taşların üzerine ise bu yarışların tarihleri ve sonuçları işlenmiştir.

Ihlamur Kasrı’nda iki bina bulunmaktadır. İlki, Sultan Abdülmecid’in devlet işleri ve merasimleri için kullandığı Merasim Köşkü, diğeri ise arkadaş ve haremini ağırladığı Maiyet Köşkü’dür. TBMM’nin açılmasının ardından Ihlamur Kasrı, meclise devredilmiş, sonrasında belediyeye ve son olarak Milli Saraylar’a devredilerek restore edilmiştir.

Emirgan Korusu

472.000 metrekarelik, içinde 120 ağaç türü barındıran İstanbul’un en yeşil mekanlarından biri olan ve İstanbul’un en eski korusu Emirgan Korusu, İstinye ile Baltalimanı arasında yer alır. İçinde birbirinden güzel köşkler de bulunan koru, ismini 4. Murad’ın bir İran kuşatmasında emrine aldığı Han’ın adı Emirgune’den almıştır. Emigune, ismini Yusuf olarak değiştirmiş, kendisine hediye edilen korunun içine kendisi için Yusuf Paşa Kasrı’nı yaptırmıştır.

Zamanla koru, Mısır hıdivine hediye edilmiş ve içine Sarı, Mavi ve Beyaz Köşkler yapılmıştır. 1940’da Lütfi Kırdar, Emirgan Korusu’nu kamulaştırarak halkın hizmetine sunmuştur. Günümüzde koruda her yıl bahar aylarında lale festivali düzenlenmekte, yoğun ziyaret almaktadır.

Atatürk Arboretumu

Orman Bakanlığı tarafından titizlikle korunan Atatürk Arboretumu, 1949 yılında yaklaşık 300 hektarlık alanda kurulmuş, doğada eşsiz bir bitki koleksiyonudur. Sarıyer ilçe sınırlarında bulunan Belgrad Ormanı içindeki bu arazide, yüzlerce çeşit ağaç, binlerce çeşit bitki türü yetiştirilir. İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi sorumluluğundadır. Atatürk’ün 100. doğum gününde, onun anısına Atatürk ismini almıştır. 3 gölet çevresinde dünya üzerindeki 7 kıtayı temsilen 7 bölüme ayrılmış olup, her bir bölümde 7 kıtaya ait bitki türleri sergilenmektedir.

Pierre Loti Tepesi

İstanbul Eyüp sınırları içinde Eyüp Sultan Camii ve Mezarlığı’nın sırtlarında Haliç’e doğru bakan filmlerde defalarca mekan olarak kullanılmış harika manzaraya sahip Pierre Loti Tepesi, İstanbul’u ziyaret edenlerin mutlaka görmesi gereken yerlerinden biridir. Bu tepe, Fransız yazar Pierre Loti’nin o dönemler Rabia Kadın Kahvesi olarak bilinen kahvede zamanını geçirdiği, romanlarını yazdığı ilham kaynağı yerdir ve şu an bu tepeye çıkıldığında meşhur tarihi Pierre Loti Kahvesi’nde çay içilmektedir.

Bulunduğu konum gereği, tarihi birçok eserin de görülebileceği bölgede çok sayıda tekke yer almaktadır. Kaşgari Tekkesi, Çolak Hasan Tekkesi gibi tekkelerin mimari yapıları, bu bölgeye tam bir Osmanlı atmosferi katmaktadır.

Pierre Loti Tepesi’ne deniz kıyısından başlayan Eyüp Sultan Mezarlığı’ndan dik bir yokuş çıkarak yada iç kısımdan araçla gelerek ulaşabilinirken, yakın dönemde sahilden bu noktaya bir teleferik inşa edilmiş, ziyaretçi sayısı oldukça arttırılmıştır. Özellikle çok büyük bir mekan olmamasından dolayı hafta sonları ve tatil günleri gidildiğinde oturacak yer bulmak oldukça zor olacaktır.

Çamlıca Tepesi


Çamlıca Tepesi, eski Yeşilçam filmlerinde sık sık görülen, şairlerin burada şiirlerini, bestekarların şarkılarını yazdığı, Aşıklar Tepesi olarak tanınmış, İstanbul’un en geniş açıyla görülebildiği muhteşem manzaraya sahip yerlerinden biridir. Osmanlı padişahları tarafından da çok beğenilen Çamlıca Tepesi’ne 4. Murad tarafından Bağ-ı Cihan Kasrı yaptırılmıştır.

Üsküdar ilçesine bağlıdır ve Altunizade yönüne doğru giderken özellikle yüksek bir noktada bulunmasından dolayı kışlar hariç diğer ılık ve sıcak mevsimlerde oldukça fazla ziyaretçi ağırlamaktadır. Şu an bu tepede belediye tarafından işletilen bir sosyal tesis, bu tesisin geniş bir çay bahçesi ve lale mevsiminde festivaller yapılan lale bahçeleri yer almaktadır. Bu alan Büyük Çamlıca Tepesi olarak bilinirken, Küçük Çamlıca Tepesi’nde ise Osmanlı döneminde zevkle tasarlanmış Küçük Çamlıca Köşkleri bulunmaktadır.

Belgrad Ormanı

İstanbul’da yeşil alanların iyice azaldığı bu dönemde şehrin Avrupa Yakası’ndaki akciğerleri gibi olan Belgrad Ormanı, 5300 hektarlık alanda kuzeyde Karadeniz, doğuda ise Marmara Denizi’ne kadar uzanmaktadır. Belgrad adını, Fatih Sultan Mehmed zamanında Belgrad seferinden dönerken alınan esirlerin bu ormanlarda tutulmasından almıştır. Onlarca çeşit ağaç türünün bulunduğu Belgrad Ormanı’nda en yaygın olanlar kestane, kayın, gürgen ve meşe ağaçlarıdır.

Günümüzde belirli alanları halkın kullanımına açıktır, piknik ve spor alanları olarak değerlendirilir. Ormanın en önemli özelliği ise içinden geçen tarihi su bentleridir. Bu bendler sayesinde, şehrin ve sarayın ihtiyacı olan su, İstanbul’un belirli yerlerindeki sarnıçlarda toplanmış ve bu noktalardan dağıtımı sağlanmıştır. Belgrad Ormanı’na giriş, hafta sonları araç trafiğinin yoğunluğu sebebiyle oldukça zordur. Bahar aylarında ve hafta içi günlerde sakin ve keyiflidir.

Türlü hayvanların da barındığı Belgrad Ormanı’nda bazı alanlar, hayvanların zarar görmemesi için koruma altına alınmıştır. Yüzlerce çeşit kuş için gözlem yapılabilir, muhteşem fotoğraflar çekilebilmektedir. Bunun yanında çeşitli doğa içi aktivite alanları oluşturulmuş ve ziyaretçilerin spor yapabileceği yürüyüş parkurları hizmete sunulmuştur. Göktürk’ten yada Sarıyer’den giriş yapılabilmektedir. Yayalar için ücretsiz giriş olan ormana, araç girişleri için ücret alınmaktadır.

Yıldız Parkı Korusu

Yıldız Korusu günümüzde Çırağan Caddesi’nden yukarı doğru çıkıldığında görünen Yıldız Parkı olarak tanınmaktadır ve Osmanlı döneminde 1600 yıllarda arazi sahibi olan Kazancıoğlu ailesi tarafından oluşturulmuş bir bahçedir ve 4. Murad bu bahçeyi çok beğendiğinden, bu aileden satın alarak kızına hediye etmiştir. Lale Devri’nde türlü eğlencelerin yapıldığı bu bahçede bulunan Şale Köşkü bir dönem kumarhane olarak işletilmiş, Mustafa Kemal Atatürk tarafından bu önlenerek üç bölüme ayrılmıştır.

Çadır ve Malta Köşkleri, belediyeye devredilmiş, Şale Köşkü ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kullanımına açılmıştır. Şu an bu köşklerin hepsi İstanbul Belediyesi’nin sorumluluğunda restoran olarak işletilmektedir. Yıldız Korusu’nun en keyifli yanı, bu köşklerde hafta sonları yapılabilen açık büfe kahvaltılardır. Buna ek olarak koru içinde bir de keyifli bir çay içebileceğiniz Kır Kahvesi yer alır. Yemyeşil doğası, sakinliği ve Ortaköy, Beşiktaş gibi semtlerin ortasında olması nedeniyle hafta sonlarının sık tercih edilen mekanlarındandır.

Hz. Yuşa Tepesi

İstanbul Anadolu Yakası’nda Beykoz ilçesine bağlı Çamlıca Tepesi’nden sonra ikinci en yüksek tepede bulunan Hz. Yuşa Türbesi ilginç özelliklere sahiptir. Türbenin bahçesinde bulunan mezarın uzunluğu 17 metredir. Türbeye ek olarak yanında bir de Hz. Yuşa Camii inşa edilmiştir. Hz. Yusuf’un ailesinden gelen, Hz. Musa’nın yeğeni olan Hz. Yuşa peygamber, islamın yayılması için çalışmıştır.

Bu tepede Hz. Yuşa ve Hz. Musa’nın görüştüklerinin Kur’an- Kerim’de geçtiği belirtilir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde bulunan mezar, 1755 yılında türbe haline getirilmiş ve halkın ziyaretine sunulmuştur. Hz. Yuşa Tepesi, Anadolu yakasının kuzey bölgelerinde Marmara Denizi yönüne doğru bakmaktadır. Tepeden bakıldığında Anadolu Feneri de görülebilmektedir.

Dikilitaşlar

Çemberlitaş

Tarihi Yarımada üzerinde tramvay yolundan ilerlenerek Sultanahmet Meydanı geçildiğinde karşınıza çıkacaktır. Kırmızı tonlarında dev bir sütun taş, bölgeye de adını vermiştir. Bizans İmparatorluğu döneminde Roma’da bulunan Apollon tapınağından İstanbul’a taşınmış ve üzerine tahta geçen imparatorların kendi heykelleri koyulmuştur. 1081 yılında Çemberlitaş’a ve üzerindeki heykele yıldırım düşmüş ve zarar görmüştür. Bunun üzerine tadilat geçirmiş ve taşın üzerine heykel yerine dev bir haç koyulmuştur. İstanbul’un fethedilmesinden sonra ise bu haç, hemen indirilmiştir. Geçirdiği bir yangın sonrasında yıkılma tehlikesi yaşandığı için etrafı çemberlerle sarılmıştır.

Obelisk

Kelime anlamı Dikilitaş olan Obeliks, Mısırlı 3. Thutmosis tarafından MÖ. 1450 yılında diktirilen bir taştır. Sultanahmet Meydanı’nda, Hipodrom’da bulunan Obelisk (dikilitaş) Mısır’ın 18 Sülâle hükümdarlarından 3. Thutmosis’in (MÖ 1502-1448) Asya’da kazandığı zaferlerin anısına, şehri süslemek amacıyla 1450’de diktirdiği bir anma taşıdır.

Milyon Taşı

İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nda yer alan Milyon Taşı, bölgedeki tarihi eser zenginliğinden dolayı çok kolay fark edilmemektedir. 4. yüzyılda Roma İmparatoru 1. Konstantinus tarafından diktirilmiş, İstanbul’dan dünyadaki diğer şehirlerin arasındaki uzaklıkların hesaplanmasında kullanılmıştır. O dönemler başlangıç meridyeni olarak İstanbul’daki Milyon Taşı baz alınmıştır. Buna göre de ülke saatleri hesaplanmıştır. Şu an etrafı korunma amaçlı çevrilen Milyon Taşı’nın yanında, yapılma amacına uygun olarak diğer şehirlere olan uzaklıklar yazılıdır.

Boğaz ve Adalar

İstanbul Boğazı

Asya ve Avrupa kıtasını birbirinden ayıran, uzunluğu 30 kilometrelik İstanbul Boğazı, günümüzden 7000 yıl önce çöken vadinin deniz suları ile ayrılması sayesinde oluşmuştur. En geniş yeri 3500 metre, en dar yeri yaklaşık 700 metredir. İstanbul Boğazı özellikle uluslararası deniz lojistiği açısından oldukça büyük bir öneme sahip, bu nedenle günümüzde Kurtuluş Savaşı sonrası imzalanan Montrö Anlaşması maddelerine göre geçişler sağlanmaktadır.

Boğaz üzerinde toplamda 3 adet köprü bulunmaktadır. İlk adı Boğaziçi köprüsü olan 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, 1970 yılında kullanıma açılmıştır. 1560 metre uzunluğunda, 6 şeritli köprü Avrupa Yakası’nda Ortaköy, Anadolu Yakası’nda Beylerbeyi arasında yer almaktadır. İkinci sırada inşa edilen Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, 1988 yılında tamamlanmış ve 1510 metre uzunluğundadır.

İstanbul Avrupa Yakası’nda Baltalimanı, Anadolu Yakası’nda Kavacık arasında bulunur. Yakın zamanda kullanımına başlanan üçüncü köprü ise Yavuz Sultan Selim Köprüsü’dür. 8 şeritli, 1875 metre uzunluğundadır ve çevreyolu bağlantısı ile Anadolu Yakası’ndan İstanbul Havalimanı’na kadar ulaşımda kolaylık sağlamıştır.

İstanbul Boğazı’nda adacık olarak nitelendirilebilecek 2 yer, Kuruçeşme Adası ve Kız Kulesi’dir. Deniz kazalarının sık yaşandığı boğazda bir de 1954 yılında yaklaşık bir ay süren donma yaşanmıştır. İstanbul Boğazı’nı en iyi incelemenin yolu, tekne yada yatlarla boğaz turu yapmaktır. İstanbul’un en nadide sarayları, okulları, yalıları, camileri, kaleleri bu turlarda çok net olarak gözlemlenebilmektedir.

Günümüze kadar ulaşan yalıların birçoğu Osmanlı döneminden gelmiştir. En dikkat çeken yalılardan biri olan Afif Ahmed Paşa yalısının ismini aldığı Afif Ahmed Paşa, 2. Abdülhamid’in kızının kayınpederidir. Sonralarda Pera Palas’ın sahibi Misbah Muhayyeş’e satılmıştır. Bir diğer muhteşem yalı, Beykoz’daki ahşap Ahmed Mithad Efendi yalısıdır. Yedi-Sekiz Hasan Paşa yalısı, ismi gibi dikkat çekici yalılardan biridir. Hasan Paşa, okuma yazma bilmediğinden imzasını 7 ve 8 rakamlarını kullanarak attığından bu lakap verilmiştir.

Bir diğeri Zarif Mustafa Paşa yalısı, Kurtuluş Savaşı’nda orduya destek vermek amaçlı silah ikmali sağlamak için kullanılmıştır. Ünlü tüccarlardan biri olan Mısırlı Yusuf Ziya Paşa yalısı, maddi sebepler yüzünden tamamlanamayınca terk edilmiş ve Perili Köşk adını almıştır. Sultan Abdülmecit’in hekimine ait olan Hekimbaşı Salih Efendi yalısı, sahibi olan Salih Efendi’nin çiçeklere olan ilgisi ve yeni çiçek türü çalışmaları ile ünlenmiştir.

Büyükada

İstanbul’un en büyük adası Büyükada, Marmara Denizi’nde Bostancı Kartal sahil şeridinin karşısında 5,5 kilometrekarelik bir alandır. Adada ikamet edenlerin nüfusu 10.000’dir ama yaz aylarında bu sayı 5 katına ulaşmaktadır. Adaya deniz otobüsü, vapur ya da motorla düzenli seferlerle ulaşılabilmektedir. Büyükada’da tarihte bilinen ilk binaların Bizans dönemindeki manastırlar olduğu bilinmektedir. Osmanlılar tarafından İstanbul’un fethinden önce ele geçirilmiş olan ada, 2. Abdülhamid zamanında devlet adamları gönderilerek geliştirilmiş ve konaklar yaptırılmıştır.

Buranın en keyifli özelliği, adayı çevreleyen ağaçlı yol ve bu yol için kiralanan bisiklet ve faytonlarla gezinti yapmaktır. Hıristiyan alemi için büyük öneme sahip olan Aya Yorgi Kilisesi, Yorgi ve Hristos Tepeleri, adaya en fazla turist gelmesini sağlayan yerlerdir. Aynı zamanda tarihte Gürcü Sovyet Başkanı Stalin’in sürgüne gönderdiği Kızıl Ordu’nun kurucusu Lev Troçki’nin de 1929 – 1933 yılları arasında kaldığı yerdir. Buna ek olarak İstanbul’un ilk çağdaş müzesi Aya Nikola yakınlarında açılarak meraklılarını ağırlamaktadır.

Sayfiye Yerleri

Şile

İstanbul’da günübirlik kaçılabilecek keyifli, Karadeniz kenarı yerlerinden biri, Şile’dir. İlk olarak bölgede Grek kavmi yaşamıştır. Geçmişten bugüne Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Persler, Roma ve Bizanslılar gibi birçok kültüre ev sahipliği yapan Şile’de bu dönemlerden kalan yapılar da yer almaktadır. Şile’nin en büyük özelliği uzun bir plajı ve kıyılarında yer alan onlarca mağarasıdır.

Şu an Şile ilçesi olan yer, ilk zamanlarda Philee adıyla Milattan Önce 800 yıllarında Miletliler tarafından kurulmuştur. Ulaşımın dağlık ve tepelik yollar arasından zorlukla yapıldığı Şile’ye o dönemlerde ancak deniz yoluyla ulaşılabildiği bilinmektedir. Bir dönem Cenevizliler’in egemenliğine geçen Şile’de çok sayıda istilanın yaşanmasının sonucu olarak şu anda da ayakta olan Şile Kalesi inşa edilmiştir.

Şile, şehir merkezinin dışında 57 köyden oluşur ve bunların çoğu orman köyüdür. Daha çok Rum nüfusunun yerleştiği Şile’ye Selçuklular döneminde Türkmenler getirilmiş ve yaşadıkları köylere ailelerinin adları verilmiştir. Örneğin Yakupoğulları ailesinin yerleştiği köy Yakuplu Köyü olarak kalmıştır. Hasanoğulları ailesinin köyü Hasan Köyü, İsaoğulları ailesinin yerleştiği köye İsa Köyü denmiştir.

1391 yılında Yıldırım Bayezid döneminde Şile ele geçirilmiş ama İstanbul’un fethi için çağırılan ordu, bölgeyi korumayı başaramadığı için Bizanslıların eline geçmiştir. Son olarak 1395 yılında Osmanlılar tarafından tekrar fethedilmiştir. Şile, 1. Dünya Savaşı’na kadar 5 asır Türklerin yönetiminde yaşamıştır. Mondros Mütarekesi döneminde İngilizlerin denetimine geçmiş, 1922 yılında 3. Kolordu tarafından tekrar geri alınmıştır. Cumhuriyet tarihindeki ilk belediyelerden biri Şile Belediyesi’dir.

Özelikle günümüzde deniz kıyısındaki kumsalı, plajları ve doğasıyla şirin bir sahildedir ve Şile’nin akşamları trafiğe kapalı olan çarşısı oldukça kalabalıktır. Çarşının deniz tarafında yamaçlarda bulunan kafe ve restoranları, Şile sahiline doğru bakan ahşap cumbalarıyla ünlüdür. İlçenin adını alan kumaşı Şile bezinden yapılan kıyafetler de birçok mağazada müşteriler tarafından ilgi görmektedir.

Ağva

Şile’yi gezme amacıyla gidenler, oraya kadar gitmişken Ağva’ya da uğramadan dönmezler. Karadeniz sahilinde zamanla geçimini balıkçılık olduğu kadar turizmden de kazanan Ağva, tam merkezinden geçen Yeşilçay ve iki tarafındaki butik otellerle harika bir ortama kavuşmuştur. En çok keyif alınabilecek aktivite, derede kiralayacağınız teknelerle doğal güzellikler ve her biri oldukça şık butik oteller arasında gezmek olacaktır. İstanbul’dan yaklaşık 100 km uzaklıkta olan Ağva’ya ulaşmak için engebeli arazilerden ve virajlı yollardan geçmek gerekir.

Ağva, M.Ö. 700’lerdeyerleşimin başladığı tahmin edilen geçmiş dönemlerde Romalılar, Cenevizliler ve Bizanslılar’ın yaşadığı, son olarak Şile gibi Mondros Mütarekesi’ne kadar Osmanlı egemenliğine geçtiği bilinmektedir. Kurtuluş Savaşı ile yine Türk topraklarına katılmıştır. Gidenlerin uğradığı yerlerden bazıları da Kumbaba Tepesi, Ağlayankaya, Onbir Göller ve Sarıkavak Kalesi’dir.

Kilyos

Yaz aylarında İstanbulluların denize girmek için tercih ettikleri nadir yerlerden biri, Avrupa yakası Karadeniz kıyısındaki Kilyos’tur. Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve çevreyolu bağlantısının yapılmasıyla birlikte ulaşımın oldukça kolaylaştığı Kilyos, günümüzde modern plajların da açılmasıyla yaz aylarının kalabalık yerlerindendir. Cenevizliler’den kalma 14. yüzyılda yapılmış olan Ceneviz Kalesi, Belgrad Ormanlarından gelen su terazileri ve sarnıçlar, Yunan döneminden kalma gözetleme için kullanılan Ovid Kulesi, Kilyos’ta yaşayan medeniyetlerle ilgili de bize önemli bilgiler vermektedir. İstanbul’un merkezine yakınlığı, doğal güzellikleri ve temiz suyundan ötürü Türkiye’deki ilk tatil köyü 1955 yılında burada açılmıştır. Günümüzde semtin en güzel plajları, yine Kilyos’a bağlı Demirciköy’de bulunmaktadır.

Hamamlar

Hürrem Sultan Hamamı

Osmanlı dönemine ait diğer kültürlerden farklı olan yapıların başında hamamlar gelmektedir. Devletin en güzel hamamları ağırlıklı olarak yine tarihi yarımada üzerinde fazla sayıdadır. Ayasofya ve Sultanahmet Camii arasındaki bölgede bulunan Hürrem Sultan Hamamı, 1556 yılında Mimar Sinan tarafından Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan için yapılmıştır. Cumhuriyet dönemine kadar faal olan hamam, sonralarda tutsakların tutulduğu bir cezaevi, depo ve halı mağazası olarak kullanılmıştır.

Cağaloğlu Hamamı

1741 yılında Osmanlı döneminde inşa edilen son hamam olma özelliğine sahiptir ve dünyada en çok tanınan hamamların başında gelir. Hamamın yapılma sebebi, Ayasofya’daki Sultan Mahmut Kütüphanesi’ne kaynak oluşturmaktı ve sarayın baş mimarları tarafından inşa edilmişti. Sağlamlığı ve güzelliği, Cağaloğlu Hamamı’nın günümüze kadar gelmesini sağlamıştır ve hala halka hizmet vermektedir.

Kılıç Ali Paşa Hamamı

Tophane’de Osmanlı donanmasının en güçlü kumandanlarından İtalyan asıllı Kılıç Ali Paşa’nın emriyle Mimar Sinan tarafından deniz subaylarına hizmet için 1583 yılında yapılmış nadide eserlerdendir. İhtişamlı kubbesinde Mimar Sinan’ın mührü de yer almaktadır. Geçirdiği restorasyonla günümüzde de hala hizmet veren hamamın iç dekorasyonu da Osmanlı dönemini yansıtan öğeleriyle turizm açısından çok dikkat çekicidir.

Mevlevihaneler

Galata Mevlevihanesi

Tasavvuf inancının gösterildiği, yeni mutasavvufların yetiştirildiği, sema ayinlerinin yapıldığı mevlevihanelerin kültürel miras olarak günümüze kadar ayakta kalanlarının en başında Galata Mevlevihanesi gelir. İstiklal Caddesi’nin bitişinde yer alan Tünel’de Galip Dede Caddesi’nde eski St. Theodore Manastırı’nın bulunduğu yerde bulunan mevlevihane, İstanbul’un fethinden itibaren açılan ilk ve en eski mevlevihanedir.

İstanbul’da 17. yüzyıl boyunca Mevlevilik, adını çok fazla duyurmaya başlamış, onlarca şair yetiştirmesi bakımından kültürel faaliyetlerine değer verilmiştir. 1975 yılında Divan Edebiyatı Müzesi olarak halkın ziyaretine sunulmuştur.

Mevlevihanenin Semahane bölümünde müzik aletleri, Mevlevilikle ilgili eserler, Divan şairlerinin el yazması yapıtları sergilenmektedir. Derviş Odaları’nda sufiliği tanıtan eşyalar ve tüm dünyadaki Mevlevihanelerin bulunduğu bir harita bulunmaktadır.

Yenikapı Mevlevihanesi

Galata Mevlevihanesi‘nden sonra İstanbul’un en büyük ikinci mevlevihanesi, Zeytinburnu ilçesinde bulunan Yenikapı Mevlevihanesi’dir. 1597 yılında hizmete başlayan mevlevihane çok ünlü şair ve bestekarlar da yetiştirmiştir. Çilehane bölümü, Mevlevilerin 40 gün boyunca günlük yemek ve uyku ihtiyaçlarını en az seviyede karşıladıkları, tüm gün ibadet ederek geçirdikleri yerdir ve bunu başarmanın, nefsi terbiye etmesi sebebiyle Mevlevileri kamil insan olarak üst mertebelere taşıdığına inanılmaktadır. Suskunlar bölümü ise mezarlık kısmıdır. Mevlevilerin sema ayinleri, günümüzde Yenikapı Mevlevihanesi’nde hala yapılmakta ve izleyiciler için ziyarete açılmaktadır.

Benzer Yazılara Göz Attınız Mı ?
Sayfa başına git